XNA ismindeki sentetik DNA, evrime delil olarak çeşitli haber sitelerinde yutturulmaya çalışılmakta.
1] Evrimciler, DNA’nın kendi kendine tesadüfler ve mutasyonlar sonucu doğal seçilim yolu ile oluştuğunu söyler. XNA ise, tesadüfen oluşmamıştır. Laboratuarda eğitimli ve şuurlu bilim adamlarınca üretilmiştir.
2] Bilim adamlarının XNA’yı üretmek için önce 6 farklı molekül üretmeleri gerekmiştir. Bu 6 farklı molekülün her birini doğru şekilde üretmek için ise, yüzlerce deneme yanılma yapmışlardır. Evrim teorisine göre, ilk deneme başarısızsa işlem devam etmez. Çünkü işlevliği olmayan birşey, kaydedilemediğinden veri silinir ve o işlem daha tamamlanmadan biter. Kontrollü bir laboratuar ortamında bile deneme yanılma olmaksızın oluşturulamayan bir molekül, doğa şartlarında kendi kendine asla meydana gelemez.
3] Üretilen XNA, DNA ile benzer işlevlere sahip olabilir. Ama bu durum evrime delil teşkil etmez.Bir Shakespeare eserini alıp yüzlerce hatta binlerce fotokopisini çektiğimizi ve bunları ciltlediğimizi varsayalım. Alıp okuduğumuzda içindeki bilgi, orjinal eserinki ile aynı olacaktır. Ama eseri yazan biz değil; Shakespeare’dir. Bugün bilim adamları, doğadaki teknolojilerin bir çoğunu taklit etmektedir.Ancak taklit etmek; evrimi değil yanlızca doğadaki tasarımların ne kadar mükemmel bir şekilde yaratıldığını kanıtlar. Çünkü, taklit etmek için taklit edeceğiniz ve model alacağınız tasarımın, en iyi tasarım olması gerekir. Kötü bir tasarımı taklit edemezsiniz. Zaten bozuktur çalışmaz. Ancak kusursuz olan, mükemmel tasarımlar taklit edilebilir.
Bir şahini taklit ederek savaş uçağı ürettiğinizde, “bakın laboratuarda şahin yaptım” diyemezsiniz. Şahin’inden esinlenerek, onu kendime model alarak “uçak yaptım” diyebilirsiniz. Bu durum da tamamen aynıdır. Üretilen şey, DNA gibi organik bir yapı değil; DNA’yı taklit eden sentetik bir yapıdır.
CELAL ŞENGÖR'Ü EĞİTELİM
1 Haziran 2012 Cuma
XNA, EVRİM TEORİSİNE NEDEN DELİL OLAMAZ?
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
”Tonlarca ara fosil olduğu ve dinozor türlerinin ara fosilleri temsil ettiği” aldatmacası
Daha önce çok defa açıklamasını ve ispatını yaptığımız gibi, yer katmanlarından tam 100 milyon fosil çıkarılmıştır ve bunların BİR TANESİ BİLE ARA FOSİL DEĞİLDİR. Bulunan 100 milyon fosilin tümü milyonlarca yıl aynı kalmış, HİÇBİR DEĞİŞİME UĞRAMAMIŞ OLAN günümüz canlılarının AYNISIDIR. Bu açık gerçeği kanıtladığı için yıllarca Darwinistler tarafından SAKLANAN bu 100 milyon fosil, tüm dünyaya deşifre edilmiş ve tüm dünyayı ikna etmiştir. Artık tüm dünya Yaratılış Atlası vesilesi ile TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞINI, CANLILARIN MİLYONLARCA YIL BOYUNCA DEĞİŞMEDİĞİNİ görmüştür.
Elbette Celal Şengör’ün de tüm bunlardan habersiz olması mümkün değildir. Ara fosil olmadığını da, bunun bütün dünyaya deşifre edilmiş olduğunu da bilmektedir. Zaten “tonlarca” ara fosil olduğuna dair aslı olmayan fevri bir iddia ile ortaya çıkması, bu büyük yenilginin ağırlığındandır.
Kuşkusuz Celal Şengör, Sayın Adnan Oktar’ın “tek bir ara fosil getirene 10 trilyon YTL ödül” verileceğine yönelik çağrısından da haberdardır. Fakat her nedense var olduğunu iddia ettiği bu “tonlarca” ara fosilden tek bir tanesini bile getirmeye yanaşmamaktadır. Çünkü BÖYLE BİR ARA FOSİL YOKTUR. Elbette gerçek dışı iddiasını ortaya atmasının tek sebebi, bunun bir Darwinist demagoji yöntemi olması, gençleri bilimsel delillerle değil, aslı olmayan iddialarla etkileyebilme yolu olmasıdır. Fakat Celal Şengör’ün henüz fark etmediği gerçek, toplumumuzun demagojiden artık etkilenmiyor oluşudur. Özellikle gençlerimiz, bilimsel gerçekleri bizzat görmüş ve incelemiş, tümünün Yaratılış gerçeğini gösterdiğini fark etmişlerdir.
Celal Şengör, iddia ettiği bu “tonlarca” hayali ara fosili ile ilgili olarak şaşırtıcı şekilde “bütün dinozor süper sınıfı”nı delil olarak göstermeye çalışmaktadır. Mükemmel yapıdaki bütün dinozor türlerini “ara fosil” ilan eden Şengör, açıkça bir sürüngen olan ve sürüngen özellikleri gösteren bu canlılar hakkında “sürüngen de değil, kuş da değil” yorumunda bulunmaktadır. Bunun amacı, soyu tükenmiş bu varlıklar hakkında izleyicileri yanlış yönlendirmeye çalışmaktır. Bu, Darwinistlerin genel taktiğidir. Darwinistler sahte ara fosil iddialarında hep, üzerinde spekülasyon yapabilecekleri soyu tükenmiş canlıları kullanırlar. Celal Şengör de soyu tükenmiş dinozorların bu konuda iyi bir aday olacağını düşünmüş olacak ki, tüm canlı sınıfını ara fosil ilan etmiştir. Oysa Jura döneminin bu ihtişamlı ve mükemmel canlıları, mükemmel fosil örnekleri bırakmışlardır ve HİÇBİR ARA FORM ÖZELLİĞİ GÖSTERMEYEN olağanüstü Yaratılış harikalarıdır. Şengör, bu ilginç iddia ile karşısındaki gençleri ikna edeceğini düşünmüş fakat yanılmıştır.
Şengör’ün dile getirdiği dinozorlarla ilgili spekülasyonların birincisi, imkansız ve son derece komik bir iddia olan, dinozorların kuşa dönüştükleri iddiasıdır. Bu bir aldatmacadır çünkü:
- Darwinistlerin en büyük açmazları, hayali kuş evrimini açıklamaya çalışırken, dinozorların yaşadığı dönemde mükemmel uçan bir kuş olan 150 milyon yıllık Archaeopteryx’in zaten var oluşudur.
- Darwinistler sadece tüye benzer yapılar var diyerek dinozorların bazılarının ara form olduğunu iddia ederler. Oysa böyle iddia ettikleri canlıların tamamı tam anlamıyla mükemmel dinozorlardır. Ayrıca “tüye benzer” dedikleri yapıların tamamının uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Fosilleşmiş zarımsı yapılar Darwinistler tarafından sürekli olarak spekülasyon malzemesi yapılmıştır. Mükemmel sürüngen dinozor fosilleri üzerinde, Darwinistlerin “kuşa ait” bir başka sözde ara form özelliği gösterebilmeleri mümkün değildir. “Tüylerin var olduğu iddiası” en fazla yoruma ve spekülasyona açık bir konu olduğundan, dev sürüngen üzerinde birkaç tüyümsü izler bulduk diye ortaya çıkar ve Darwinist diktatörlüğün tekelindeki bütün bilim dergilerinde ortada bilimsel bir kanıt varmış gibi gündem meydana getirirler. Oysa insanlar, onlarca yıldır “tüylü dinozor” aldatmacasıyla aldatılmışlardır.
- Bu konuda ön plana çıkarılmış olan tüm fosillerin üzerlerindeki yapıların tüy olmadıkları net ve açık bilimsel delillerle kanıtlanmıştır.Bunlardan en ünlüsü hakkında ünlü Science dergisinde çıkan “Plucking the Feathered Dinosaur” (Tüylü Dinozorun Tüylerini Yolmak) başlıklı bir makalede, Darwinistler tarafından tüy olarak gösterilmiş olan yapıların tüylerle ilgisiz olduğu açıkça belirtilmiştir.
- 1998 yılında National Geographic dergisi, kuşların dinozorlardan evrimleştiğine sağlam bir delil olarak Archaeoraptor liaoningensis ismi verilen bir fosili ön plana çıkardı. Ancak kısa bir süre sonra, bu fosilin, beş farklı fosil parçasının birbirine eklenmesiyle üretilmiş bir sahte fosil olduğu anlaşıldı. Aralarında üç paleontoloğun da bulunduğu bir grup araştırmacı, bir yıl kadar sonra, bilgisayar tomografisinin yardımıyla sahtekarlığı kanıtladı. Darwinistler bu sahte ara geçişi kanıtlamak amacıyla sahte fosil üretmişler ve en ünlü bilim dergileri bu sahtekarlığı önemli bir bilimsel kanıt olarak sunmuştu.
- Bu konuda en ünlü aldatmacalardan bir diğeri olan T. Rex fosili ise,
- 12 metre boyunda,
- hantal yapılı,
- soğuk kanlı,
- pullarla kaplı,
- bir kara canlısıdır. Bu canlının rastlantısal mutasyonlarla;
- en irisi bir albatrostan büyük olmayan,
- hafif kemikli,
- tüylerle kaplı,
- sıcak kanlı,
- tek yönlü hava geçişine izin veren,
- özgün akciğer yapısına sahip,
- aerodinamik özellikler ortaya koyan
- bir kuşa dönüşmüş olması imkansızdır.
- Bu konudaki son iddialardan biri olan Epidexipteryx de tüylü dinozor olarak lanse edilmeye çalışılmıştır. Darwinistler, canlının gövdesinin arkasındaki iki çiftten oluşan uzun yapıyı evrimleşmekte olan tüy demetleri olarak yorumlamışlardır. Oysa bu yapı, BBC haberinde de belirtildiği gibi zarımsı bir yapı gösteren yumuşak bir kılıftır. Kuş tüyüyle ilgisi bulunmamaktadır.
Dünyadaki en kıdemli kuşbilimci Darwinist Prof. Alan Feduccia dinozordan kuşa evrimleşme masalı hakkında şunları söyler:
“25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi, paleontoloji alanında 20. YÜZYILIN EN BÜYÜK UTANCI OLACAKTIR.”[1]
Bu teori ile ilgili aşılamaz problemler var. Bizim sunduğumuz bilgiler dışında, zaman problemi var. Dıştan bakıldığında kuşa benzeyen dinozorlar, 150 milyon yaşında olan en eski bilinen kuştan 25 ile 80 milyon yıl sonra ortaya çıkıyorlar.[2]
Bu kadar büyük iki ayağı, kısaltılmış ön ayakları ve ağır bir kuyruğu olan bir canlının evrimleşerek uçması BİYOFİZİK AÇIDAN İMKANSIZDIR.[3]
Yeni araştırma göstermektedir ki, kuş embriyolarında, dinozorlarda bulunan embriyo başparmağı görülmemektedir. Bu her iki türün birbiriyle yakın ilişkisinin imkansız olduğunu göstermektedir.[4]
[1] New Scientist, 1 Şubat 1997, s. 28
[2] David Williamson, “Scientist says ostrich study confirms bird ‘hands’ unlike those of dinosaurs”, UNC News, no. 425, 14 Ağustos 2002; www.unc.edu/news/newsserv.
[3] A. Gibbons, “New Feathered Fossil Brings Dinosaurs and Birds Closer”, Science, no. 274, 1996, ss. 720-721.
[4] A. C. Burke and A. Feduccia, “Developmental Patterns and the Identification of Homologies in the Avian Hand”, Science, no. 278(5338), 24 Ekim 1997, ss. 666-668; with a perspective by R. Hinchliffe, “The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?”, ss. 596-597.
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
Therapsidlerin ara form olduğu aldatmacası
Bu iddia geçersizdir çünkü:
- Memelilerin alt çeneleri tek bir kemikten oluşurken, sürüngenlerin çeneleri üç kemikten oluşmaktadır. Darwinistler sürüngendeki fazla kemiklerin zamanla memelilerin kulak kemiklerine dönüştüklerini iddia eder ve bunun için de iki çene kemiği olan therapsid’i ara form olarak göstermeye çalışırlar. Ancak bu bir aldatmacadır. Söz konusu iddiada, bir dinozor türü olan therapsidler, MEMELİLERLE BENZER TEK BİR TANE BİLE ÖZELLİK TAŞIMAMAKTADIR, Ayrıca bir canlı diğer bir canlı ile benzerlikler taşıyor olsa bile bu canlıların birbirinden türediğini göstermez.
- Söz konusu iddia anatomik olarak Darwinizm’i kesin olarak çürüten ciddi mantıksızlıklar içermektedir. Öyle ki, çene kemiklerinin sözde mutasyonlar sonucunda kulak gibi kompleks bir organa göç etmeleri imkansızdır. Bu iddiaya göre söz konusu mutasyonların iki çene kemiğini, kulak kemiği olacak şekilde nasıl küçülttüğü, ideal boyut ve şekle nasıl getirdiği, etrafında nasıl kaslar oluşturduğu, orta kulakta nasıl bir denge kurulduğu, bu sırada canlının hala nasıl duymaya ve çenesini kullanmaya devam ettiği sorularının cevabı Darwinistler tarafından verilememektedir.
- En önemlisi bu iddiayı destekleyen TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL BULUNMAMAKTADIR.
- Therapsidler, Darwinistlerin canlıların oluştuğunu iddia ettikleri gibi bir kronolojik sıralamada ortaya çıkmazlar. Bu demektir ki, therapsid fosillerinde sürüngen çene kemiğinden, memeli çene kemiğine iddia edildiği şekilde kronolojik bir geçiş yoktur.
- Sürüngenler ve memeliler arasında Darwinistler tarafından suni bir soy bağı oluşturulmuştur. Bu suni soy bağı, farklı alt gruplardan türlerin hiçbir bilimsel delile dayanmadan keyfi olarak karıştırılmasıyla oluşturulmuştur.
Darwinistlerin iddiasına göre, memelilerin kökeni için belirlenmiş hayali soy şu şekilde olmalıdır: anapsidler, pelycosauridler, therapsidler, cynodontlar, erken memeliler ve modern memeliler. Bu sahte dizilimi doğrulayan ise TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞI gibi, canlıların yaşadıkları dönemler itibariyle bu SOY AĞACI TÜMÜYLE GEÇERSİZDİR.
Bununla ilgili olarak evrimci paleontolog Robert Carroll, konuyla ilgili şu itirafı yapar:
“Pelycosaurs ve therapsidler arasındaki ara geçiş belgelenmemiştir.”[1]“Etobur therapsidlerin iki grubu olan therocephalianlar ve cynodontlar Üst Permiyen’de Rusya’da ve Güney Afrika’da ortaya çıkar. Bu grupların kökenini ya da aralarındaki ilişkiyi belirleyemedik…”[2]
Bütün bunların yanı sıra, sürüngenlerle memeliler arasında Darwinistlerin asla açıklayamadıkları şu olağanüstü farklar vardır:
Memeliler sıcakkanlıdırlar →sürüngenler soğukkanlıdır.Memeliler yavrularını doğurur ve emzirirler → Sürüngenler yumurtlayarak çoğalırlar ve yavrularını emzirmezler.Memelilerin vücutları tüylerle kaplıdır → Sürüngenlerin ise vücutları pullarla kaplıdır.
Bunlar ve bunun gibi daha binlercesi, en küçük aşaması bile tesadüfi mutasyonlarla oluşamayacak kadar büyük farklılıklardır. Darwinistlerin iddialarını ispatlayabilmek için bütün bu farklılıkların oluşumunu açıklamaları ve bu farklılıkların delillerini gösteren ara fosilleri göstermeleri gerekir. Fakat bu konuda bir açıklama yapamadıkları gibi, bu sahte iddiayı destekleyen tek bir tane bile ara fosil bulunmamaktadır.
[1] Carroll, Robert L. 1988. Vertebrate Paleontology and Evolution. W. H. Freeman. New York.Evrimci Carroll, 19
[2] Carroll, Robert L. 1988. Vertebrate Paleontology and Evolution. W. H. Freeman. New York.Evrimci Carroll, 377
İlkel atmosferde oksijen olmadığı aldatmacası
Darwinistler hayatın başladığını iddia ettikleri dönemde hiç oksijen olmadığını, oksijenin sonradan oluştuğunu iddia ederler. Çünkü oksijenin varlığı, Darwinistlerin hayatın başlangıcı konusundaki tüm iddialarını tamamen ortadan kaldırır. Darwinistler, iddia ettikleri şekilde ilkel ortamda bir aminoasit oluştuğunda, oksijenin bunu hemen yakıp yok edeceğini bilmektedirler. İşte bu nedenle hayatın kökeni ile ilgili yaptıkları deneylerde hiçbir zaman oksijen kullanamazlar. Oksijensiz yapılan tüm deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nitekim ünlü Miller deneyi de oksijensiz ortamda gerçekleştirilmiş, Stanley Miller deneyin ardından şartların gerçek atmosfer şartlarına uygun olmadığını itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Celal Şengör de uzun yıllar boyunca Darwinistler tarafından sürdürülen bu aldatmacaya destekçi olmuş ve oksijenin sonradan yeryüzünde var olduğu iddiasını savunmuştur. Ancak bu yanlıştır, çünkü:
- Jeolojik kazılarda yaşı 3.5 milyar yıl olan taşlar bulunmuştur. Bu dönem Darwinistlerin hayatın ilk başladığını iddia ettikleri dönemdir. Bu taşların üzerinde OKSİDE OLMUŞ DEMİR VE URANYUM birikintilerine rastlanmıştır. Burada bulunan oksijen miktarı bu dönemde Darwinistlerin iddia ettiğinin çok üzerindedir.
- Ayrıca yapılan araştırmalar aynı dönemde dünya yüzeyine Darwinistlerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını göstermiştir. Bu yoğun ultraviyolenin, atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırması ve mutlaka oksijen açığa çıkarmış olması gerekmektedir.
- Eğer Darwinistlerin iddia ettikleri gibi ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, o zaman Dünya’yı morötesi ışınlardan koruyan ozon tabakası da olmazdı. Böyle bir durumda,çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına maruz kalacak olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olması da olmaması da aminoasitler için yokedici bir ortam olması anlamına gelmektedir ve Darwinistlerin hayatın başlangıcı ile ilgili tüm iddialarını ortadan kaldırmaktadır.
Anatomi profesörü R. L. Wysong bu konuda şöyle der:
“İlkel atmosferde oksijen olsaydı, hayat ortaya çıkmazdı. Çünkü oksitlenme nedeniyle kimyasal öncüler imha olurdu; eğer ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, o zaman da ozon olmazdı ve kimyasal öncüleri morötesi ışınlardan koruyacak olan ozon olmayınca da hayat ortaya çıkmazdı.”[1]
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
İki ayaklılığa geçiş aldatmacası
- Dört ayaktan iki ayağa kalkmak BİR AVANTAJ DEĞİLDİR. Dört ayaklılık daha hızlı, kolay ve verimlidir. Maymunlar çok nadiren iki ayakları üzerinde yürürler, genellikle 1 m gibi kısa mesafelerde. Çünkü yürümek onlar için avantajlı değildir. İnsan ise ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km hızla koşabilir. Aksine insan, iki ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların en savunmasızlarından biridir.
- İki ayaklılığın AŞAMA AŞAMA OLUŞMASI İMKANSIZDIR. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında “karma” bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir.Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlı var olması mümkün değildir.
- İnsanın hayali soyağacına yerleştirilen Australopitecus ve homo habilis fosillerinden, bu canlıların maymun özellikleri gösterdikleri ve günümüz maymunları gibi eğik yürüdükleri anlaşılmıştır. Australopithecus’un pelvis kemiği üzerinde 2000 yılında yapılan son inceleme, kemiğin insanlarınkinden çok daha farklı olduğunu ve bu canlıların bir “ara” yürüyüş modeline de sahip olmadığını, tam anlamıyla GÜNÜMÜZ MAYMUNLARI GİBİ YÜRÜDÜKLERİNİ ortaya koymuştur. Homo erectus ve Neandertal fosilleri ise tam dik duran insan özellikleri gösterir. Bunun ikisi arasında ara yürüyüş şekline sahip herhangi bir ARA FORM FOSİLİ yoktur.
- Ayrıca Australopitecusların iç kulaklarında bulunan salyangoz isimli organ (dengeyi sağlayan organ) üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda Australopitecusların dört ayaklı olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.
- İnsan ve maymunda yürümeye yardımcı ayak, el, omurga, leğen kemiği gibi organlarda büyük anatomik farklılıklar vardır:
a) Maymunların ayak parmakları daha uzundur ve yürüyüş şeklinin gerektirdiği insan ayağındaki kemer, maymunların ayaklarında yoktur.
b) Maymun elinde insan elinin çok önemli bir özelliği olan uzun ve hareketli baş parmak bulunmaz. Maymunların elleri ”Parmak boğumu yürüyücüsü” anotomisindedir. Bu anatomi, yürürken ellerinin boğumlarının da üzerine basan, yani aslında dört ayağı üzerinde yürüyen maymunların hareket şeklini tanımlar.
c) İnsanın kafası, omurganın tepesinde dengededir. Maymunun kafası ise yürüyüş şeklinin gerektirdiği şekilde omurgasının üzerinde bir açıyla yer alır.
d) İnsanların dik yürümeyi sağlayan kısa ve geniş leğen kemikleri vardır. Maymunlarınki ise uzun ve dardır.
Böyle ciddi anatomik farklılıklar varolması nedeniyle iddia edildiği gibi dört ayaklılıktan iki ayaklılığa geçiş aşamasında bir canlının hayatta kalması mümkün değildir.
- Nitekim Kenya’da bulunmuş olan 1.5 milyon yıllık ayak izi fosili bu konudaki tüm spekülasyonları ortadan kaldırmıştır. Darwinistlere göre garip hayali insansı maymunların yaşaması gereken bir dönemde ortaya çıkan bu fosilin özelliklerinden, bu kişinin 1.80 cm boylarında, olduğu ve baş parmağının günümüz insanlarında olduğu gibi diğer parmaklara paralel uzanmakta olduğu anlaşılmıştır. Bu izlerde yine GÜNÜMÜZ İNSANINA ÖZGÜ ayak kemeri bulunmakta ve bununla birlikte kısa parmaklar DİK DURUŞU KESİN OLARAK BELGELEMEKTEDİR.
- Southern California Üniversitesi Antropoloji Kürsüsü profesörü Craig Stanford, “Uzun zamandır savunulan, zayıf bir hominidin ormanın güvencesini bırakarak tehlikeli savanlara gittiği ve burada yeni fikirlerle yaşayabilmek için ayağa kalktığı fikri güzel bir hikaye, ama büyük olasılıkla tamamen hayal ürünü”. Stanford, bir evrimci olmasından ötürü iddianın “büyük olasılıkla” hayal ürünü olduğunu iddia eder. Oysa iddia baştan aşağı hayal ürünü, son derece mantıksız bir izahtır.
- Bütün bunların ötesinde bir canlının sırf bir meyveyi dalından koparabilmek için bir anda iki ayak üzerinde yürüdüğü iddiası son derece mantıksız ve komik bir iddiadır. Pek çok canlı, kediler, köpekler, bir yiyeceğe ulaşabilmek için sık sık yukarıdaki bir hedefe doğru yönelir ve iki ayakları üzerine kalkarlar. Hatta iki ayak üzerinde adım atar, mesafe alırlar. Fakat bu canlıların bedenlerinde hiçbir zaman bu özelliğin avantajlı olduğu bilinçsiz bir süreç içinde tesadüfler tarafından fark edilmemiş, tesadüfen bedenlerinde dik yürümeye yönelik dev ve imkansız anatomik değişiklikler meydana gelmemiş ve bu sebeple hiçbir kedi iki ayaklı başka bir türe dönüşmemiştir. Maymunların yiyecek bulmak veya etrafı seyretmek için ayağa kalkarak iki ayaklı oldukları hikayesi de bu mantıksız hikayeden farklı bir iddia değildir.
- Ayrıca araştırmacılar eski sözde hominid bölgelerine daha yakından baktıklarında, bu alanların aslında birer savan olmadığı, ama düşük veya yüksek yoğunlukta ormanlık araziler olduğu sonucuna varmış durumdadırlar. Dolayısıyla söz konusu hayali canlıların ormanı bırakarak savanlara geçtikleri ve orada iki ayak üstüne yükseldikleri iddiası bu yönden de çökmektedir.
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
Balinaların ayılardan evrimleştiği açıklamasının Darwin’e ait olmadığı iddiasının geçersizliği
“Kuzey Amerika’da siyah ayı, tıpkı balinalar gibi, ağzı açık bir şekilde suda böcek yakalayabilmek için saatlerce yüzerken görülmüştür. Bu her ne kadar çok uç bir izah olsa da, eğer sürekli olarak böcek sağlanırsa ve eğer iyi adapte olmuş rakipler ülkede henüz ortaya çıkmamışsa, ayı ırkının, doğal seleksiyon ile, yapılarında ve alışkanlıklarında fazla, daha da fazla suda yaşar hale gelerek değişime uğramalarında bir zorluk göremiyorum. Gitgide genişleyen, daha da genişleyen ağızlarıyla, TA Kİ BİR BALİNA KADAR DEV BİR YARATIK HALİNE GELİNCEYE KADAR.” (Türlerin Kökeni, 1. baskı, 6. bölüm, s. 184)
Darwin çeşitli baskılar neticesinde kitabın sonraki baskılarından bu alıntıyı çıkarmış, fakat çıkardığına pişman olmuştu. Mektuplarından birinde şöyle demişti:
“Bir ayının ağzının, değişen alışkanlıklarına uygun gelecek derecede genişlemesinde hiçbir zorluk olmadığı konusunda hala ısrar ediyorum.” (More Letters of Charles Darwin, Francis Darwin, 1903, s. 162)
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
Mutasyonların mucizevi şekilde evrimleştirdiği iddiasının geçersizliği
· Mutasyonlar; radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda, canlının genetik bilgisi olan DNA’da meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Dolayısıyla DNA’ya YALNIZCA ZARAR GETİRİRLER.
· Mutasyonlar organizmaya %99 zararlı, %1 oranında da etkisizdir. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler, ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil’deki insanların uğradığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hastalar…
· Mutasyonlar gelişigüzel etkilerdir. Mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA’nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde DNA’ya yeni bir bilgi eklemez. Dolayısıyla mutasyonların canlıya yeni bilgi kazandırma gibi bir etkileri olamaz. Bu konuda yapılan tüm spekülasyonlar yalnızca bir aldatmacadır.
· Yine aynı sebeple canlıların mutasyonlarla değişimlere uğrayıp, fizyolojisi tamamen farklı canlılara dönüştükleri iddiası tümüyle aldatmacadır. Mutasyonlar, tahrip edici etkileri bir yana, bir canlıda var olmayan hiçbir bilgiyi o canlıya ekleyebilme gücüne hiçbir şekilde sahip değildirler.
· Darwinistler mutasyonların evrimleştirdiği iddiasını kanıtlayabilmek için yıllardır meyve sinekleri yetiştirir ve bunlar üzerinde yapay mutasyonlarla deneyler yaparlar. Bu canlılar yıllarca olabilecek her türlü mutasyona maruz bırakılmışlardır. Ama TEK BİR TANE BİLE FAYDALI MUTASYON GÖZLEMLENMEMİŞTİR.
“Bu çok çarpıcı, ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala BİR TÜRÜN, HATTA TEK BİR ENZİMİN BİLE ORTAYA ÇIKIŞINI GÖZLEMLEMİŞ DEĞİLLER.”[1]
· Darwinistlerin faydalı mutasyon örneği olarak delil göstermeye çalıştıkları mutasyona uğramış meyve sineği, mutasyona maruz kalmasından dolayı iki yeni kanada daha sahip olmuş fakat UÇMA İŞLEVİNİ TAMAMEN YİTİRMİŞ yani sakatlanmış olan bir canlıdır. Uçma işlevini yitiren bu canlıda, yine yeni bir bilgi aktarımı gerçekleşmemiş, canlıda zaten var olan yapılar (kanatlar) aynı bilgi kullanılarak tekrar oluşmuş, fakat oluşurken canlının uçuş kaslarına hasar verip canlıyı işlevsiz bırakmıştır.
Biyolog Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin başarısızlığını şu şekilde ifade eder:
“Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyona maruz bıraktılar. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular.”[2]
· Tıp kitaplarında “mutasyon örneği” olarak anlatılan vakalar, Mongolizm, Dawn sendromu, albinizm, cücelik, kanser…. gibi hastalıklardan ibarettir.
Ohio Üniversitesi’nden Prof. Walter L. Starkey faydalı mutasyon iddialarının geçersizliğini açık bir şekilde dile getirir:
“Saatlerce bir röntgen cihazının yanında durmak ya da bir nükleer tesis içerisinde beklemek akılcı mıdır? Veya nükleer bir tesisin havaya uçtuğu Rusya’daki Çernobil gibi bir yere seyahat etmek doğru mudur? Bizi radyasyondan koruyan ozon tabakasını aktif olarak bozmaya çalışmamız mı gerekir? Eğer bu tür radyasyonla oluşan etkiler evrimleşmenize ve yeni özellikler geliştirmenize neden olacaksa, öyleyse bu radyasyon kaynaklarıyla elinizden geldiğince çok bombardıman edilmeye çalışmanız gerekir. Belki de başınızın tam arkasında yeni bir gözünüz olabilir. Fakat eğer gerçekten akıllıysanız, sizi geliştirmekten daha çok zarar vereceği için bu tür radyasyonlardan kaçınırsınız.”[3]
Etiketler:
AdnanOktar,
AliDemirsoy,
Allah,
CelalŞengör,
Cin,
Darwinizm,
Evrim,
Evrimteorisi,
Fosil,
Göz,
HarunYahya,
Kuran,
Melek,
Mutasyon,
Yaratılış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)