1 Haziran 2012 Cuma

XNA, EVRİM TEORİSİNE NEDEN DELİL OLAMAZ?

XNA ismindeki sentetik DNA, evrime delil olarak çeşitli haber sitelerinde yutturulmaya çalışılmakta.
1] Evrimciler, DNA’nın kendi kendine tesadüfler ve mutasyonlar sonucu doğal seçilim yolu ile oluştuğunu söyler. XNA ise, tesadüfen oluşmamıştır. Laboratuarda eğitimli ve şuurlu bilim adamlarınca üretilmiştir.
2] Bilim adamlarının XNA’yı üretmek için önce 6 farklı molekül üretmeleri gerekmiştir. Bu 6 farklı molekülün her birini doğru şekilde üretmek için ise, yüzlerce deneme yanılma yapmışlardır. Evrim teorisine göre, ilk deneme başarısızsa işlem devam etmez. Çünkü işlevliği olmayan birşey, kaydedilemediğinden veri silinir ve o işlem daha tamamlanmadan biter. Kontrollü bir laboratuar ortamında bile deneme yanılma olmaksızın oluşturulamayan bir molekül, doğa şartlarında kendi kendine asla meydana gelemez.
3] Üretilen XNA, DNA ile benzer işlevlere sahip olabilir. Ama bu durum evrime delil teşkil etmez.Bir Shakespeare eserini alıp yüzlerce hatta binlerce fotokopisini çektiğimizi ve bunları ciltlediğimizi varsayalım. Alıp okuduğumuzda içindeki bilgi, orjinal eserinki ile aynı olacaktır. Ama eseri yazan biz değil; Shakespeare’dir. Bugün bilim adamları, doğadaki teknolojilerin bir çoğunu taklit etmektedir.Ancak taklit etmek; evrimi değil yanlızca doğadaki tasarımların ne kadar mükemmel bir şekilde yaratıldığını kanıtlar. Çünkü, taklit etmek için taklit edeceğiniz ve model alacağınız tasarımın, en iyi tasarım olması gerekir. Kötü bir tasarımı taklit edemezsiniz. Zaten bozuktur çalışmaz. Ancak kusursuz olan, mükemmel tasarımlar taklit edilebilir.
Bir şahini taklit ederek savaş uçağı ürettiğinizde, “bakın laboratuarda şahin yaptım” diyemezsiniz. Şahin’inden esinlenerek, onu kendime model alarak “uçak yaptım” diyebilirsiniz. Bu durum da tamamen aynıdır. Üretilen şey, DNA gibi organik bir yapı değil; DNA’yı taklit eden sentetik bir yapıdır.

”Tonlarca ara fosil olduğu ve dinozor türlerinin ara fosilleri temsil ettiği” aldatmacası

Celal Şengör, kendisine yöneltilen “ara fosil var mı?” sorusuna, şaşırtıcı bir şekilde ara fosillerin “tonlarca” olduğu ve dinozorların TAMAMININ ara fosilleri temsil ettiği cevabını vermiştir. Bu beklenmedik cevap AÇIK BİR ALDATMACADIR.
Daha önce çok defa açıklamasını ve ispatını yaptığımız gibi, yer katmanlarından tam 100 milyon fosil çıkarılmıştır ve bunların BİR TANESİ BİLE ARA FOSİL DEĞİLDİR. Bulunan 100 milyon fosilin tümü milyonlarca yıl aynı kalmış, HİÇBİR DEĞİŞİME UĞRAMAMIŞ OLAN günümüz canlılarının AYNISIDIR. Bu açık gerçeği kanıtladığı için yıllarca Darwinistler tarafından SAKLANAN bu 100 milyon fosil, tüm dünyaya deşifre edilmiş ve tüm dünyayı ikna etmiştir. Artık tüm dünya Yaratılış Atlası vesilesi ile TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞINI, CANLILARIN MİLYONLARCA YIL BOYUNCA DEĞİŞMEDİĞİNİ görmüştür.
Elbette Celal Şengör’ün de tüm bunlardan habersiz olması mümkün değildir. Ara fosil olmadığını da, bunun bütün dünyaya deşifre edilmiş olduğunu da bilmektedir. Zaten “tonlarca” ara fosil olduğuna dair aslı olmayan fevri bir iddia ile ortaya çıkması, bu büyük yenilginin ağırlığındandır.
Kuşkusuz Celal Şengör, Sayın Adnan Oktar’ın “tek bir ara fosil getirene 10 trilyon YTL ödül” verileceğine yönelik çağrısından da haberdardır. Fakat her nedense var olduğunu iddia ettiği bu “tonlarca” ara fosilden tek bir tanesini bile getirmeye yanaşmamaktadır. Çünkü BÖYLE BİR ARA FOSİL YOKTUR. Elbette gerçek dışı iddiasını ortaya atmasının tek sebebi, bunun bir Darwinist demagoji yöntemi olması, gençleri bilimsel delillerle değil, aslı olmayan iddialarla etkileyebilme yolu olmasıdır. Fakat Celal Şengör’ün henüz fark etmediği gerçek, toplumumuzun demagojiden artık etkilenmiyor oluşudur. Özellikle gençlerimiz, bilimsel gerçekleri bizzat görmüş ve incelemiş, tümünün Yaratılış gerçeğini gösterdiğini fark etmişlerdir.
Celal Şengör, iddia ettiği bu “tonlarca” hayali ara fosili ile ilgili olarak şaşırtıcı şekilde “bütün dinozor süper sınıfı”nı delil olarak göstermeye çalışmaktadır. Mükemmel yapıdaki bütün dinozor türlerini “ara fosil” ilan eden Şengör, açıkça bir sürüngen olan ve sürüngen özellikleri gösteren bu canlılar hakkında “sürüngen de değil, kuş da değil” yorumunda bulunmaktadır. Bunun amacı, soyu tükenmiş bu varlıklar hakkında izleyicileri yanlış yönlendirmeye çalışmaktır. Bu, Darwinistlerin genel taktiğidir. Darwinistler sahte ara fosil iddialarında hep, üzerinde spekülasyon yapabilecekleri soyu tükenmiş canlıları kullanırlar. Celal Şengör de soyu tükenmiş dinozorların bu konuda iyi bir aday olacağını düşünmüş olacak ki, tüm canlı sınıfını ara fosil ilan etmiştir. Oysa Jura döneminin bu ihtişamlı ve mükemmel canlıları, mükemmel fosil örnekleri bırakmışlardır ve HİÇBİR ARA FORM ÖZELLİĞİ GÖSTERMEYEN olağanüstü Yaratılış harikalarıdır. Şengör, bu ilginç iddia ile karşısındaki gençleri ikna edeceğini düşünmüş fakat yanılmıştır.
Şengör’ün dile getirdiği dinozorlarla ilgili spekülasyonların birincisi, imkansız ve son derece komik bir iddia olan, dinozorların kuşa dönüştükleri iddiasıdır. Bu bir aldatmacadır çünkü:
- Darwinistlerin en büyük açmazları, hayali kuş evrimini açıklamaya çalışırken, dinozorların yaşadığı dönemde mükemmel uçan bir kuş olan 150 milyon yıllık Archaeopteryx’in zaten var oluşudur.
- Darwinistler sadece tüye benzer yapılar var diyerek dinozorların bazılarının ara form olduğunu iddia ederler. Oysa böyle iddia ettikleri canlıların tamamı tam anlamıyla mükemmel dinozorlardır. Ayrıca “tüye benzer” dedikleri yapıların tamamının uydurma olduğu ortaya çıkmıştır. Fosilleşmiş zarımsı yapılar Darwinistler tarafından sürekli olarak spekülasyon malzemesi yapılmıştır. Mükemmel sürüngen dinozor fosilleri üzerinde, Darwinistlerin “kuşa ait” bir başka sözde ara form özelliği gösterebilmeleri mümkün değildir. “Tüylerin var olduğu iddiası” en fazla yoruma ve spekülasyona açık bir konu olduğundan, dev sürüngen üzerinde birkaç tüyümsü izler bulduk diye ortaya çıkar ve Darwinist diktatörlüğün tekelindeki bütün bilim dergilerinde ortada bilimsel bir kanıt varmış gibi gündem meydana getirirler. Oysa insanlar, onlarca yıldır “tüylü dinozor” aldatmacasıyla aldatılmışlardır.
-  Bu konuda ön plana çıkarılmış olan tüm fosillerin üzerlerindeki yapıların tüy olmadıkları net ve açık bilimsel delillerle kanıtlanmıştır.Bunlardan en ünlüsü hakkında ünlü Science dergisinde çıkan “Plucking the Feathered Dinosaur” (Tüylü Dinozorun Tüylerini Yolmak) başlıklı bir makalede, Darwinistler tarafından tüy olarak gösterilmiş olan yapıların tüylerle ilgisiz olduğu açıkça belirtilmiştir.
- 1998 yılında National Geographic dergisi, kuşların dinozorlardan evrimleştiğine sağlam bir delil olarak Archaeoraptor liaoningensis ismi verilen bir fosili ön plana çıkardı. Ancak kısa bir süre sonra, bu fosilin, beş farklı fosil parçasının birbirine eklenmesiyle üretilmiş bir sahte fosil olduğu anlaşıldı. Aralarında üç paleontoloğun da bulunduğu bir grup araştırmacı, bir yıl kadar sonra, bilgisayar tomografisinin yardımıyla sahtekarlığı kanıtladı. Darwinistler bu sahte ara geçişi kanıtlamak amacıyla sahte fosil üretmişler ve en ünlü bilim dergileri bu sahtekarlığı önemli bir bilimsel kanıt olarak sunmuştu. 

- Bu konuda en ünlü aldatmacalardan bir diğeri olan T. Rex fosili ise,
  1. 12 metre boyunda,
  2. hantal yapılı,
  3. soğuk kanlı,
  4. pullarla kaplı,
  5. bir kara canlısıdır. Bu canlının rastlantısal mutasyonlarla;
  6. en irisi bir albatrostan büyük olmayan,
  7. hafif kemikli,
  8. tüylerle kaplı,
  9. sıcak kanlı,
  10. tek yönlü hava geçişine izin veren,
  11. özgün akciğer yapısına sahip,
  12. aerodinamik özellikler ortaya koyan
  13. bir kuşa dönüşmüş olması imkansızdır.

- Bu konudaki son iddialardan biri olan Epidexipteryx de tüylü dinozor olarak lanse edilmeye çalışılmıştır. Darwinistler, canlının gövdesinin arkasındaki iki çiftten oluşan uzun yapıyı evrimleşmekte olan tüy demetleri olarak yorumlamışlardır. Oysa bu yapı, BBC haberinde de belirtildiği gibi zarımsı bir yapı gösteren yumuşak bir kılıftır. Kuş tüyüyle ilgisi bulunmamaktadır.

Dünyadaki en kıdemli kuşbilimci Darwinist Prof. Alan Feduccia dinozordan kuşa evrimleşme masalı hakkında şunları söyler:

25 sene boyunca kuşların kafataslarını inceledim ve dinozorlarla aralarında hiçbir benzerlik görmüyorum. Kuşların dört ayaklılardan evrimleştiği teorisi, paleontoloji alanında 20. YÜZYILIN EN BÜYÜK UTANCI OLACAKTIR.”[1]
Bu teori ile ilgili aşılamaz problemler var. Bizim sunduğumuz bilgiler dışında, zaman problemi var. Dıştan bakıldığında kuşa benzeyen dinozorlar, 150 milyon yaşında olan en eski bilinen kuştan 25 ile 80 milyon yıl sonra ortaya çıkıyorlar.[2]
Bu kadar büyük iki ayağı, kısaltılmış ön ayakları ve ağır bir kuyruğu olan bir canlının evrimleşerek uçması BİYOFİZİK AÇIDAN İMKANSIZDIR.[3]
Yeni araştırma göstermektedir ki, kuş embriyolarında, dinozorlarda bulunan embriyo başparmağı görülmemektedir. Bu her iki türün birbiriyle yakın ilişkisinin imkansız olduğunu göstermektedir.[4]
 

[1] New Scientist, 1 Şubat 1997, s. 28
[2] David Williamson, “Scientist says ostrich study confirms bird ‘hands’ unlike those of dinosaurs”, UNC News, no. 425, 14 Ağustos 2002; www.unc.edu/news/newsserv.
[3] A. Gibbons, “New Feathered Fossil Brings Dinosaurs and Birds Closer”, Science, no. 274, 1996, ss. 720-721.
[4] A. C. Burke and A. Feduccia, “Developmental Patterns and the Identification of Homologies in the Avian Hand”, Science, no. 278(5338), 24 Ekim 1997, ss. 666-668; with a perspective by R. Hinchliffe, “The Forward March of the Bird-Dinosaurs Halted?”, ss. 596-597.

Therapsidlerin ara form olduğu aldatmacası

Celal Şengör, “bıyıklı sürüngen” olarak nitelendirdiği therapsidlerin sürüngenlerle memeliler arasında ara form olduğu propagandasına girmiştir.
Bu iddia geçersizdir çünkü:
- Memelilerin alt çeneleri tek bir kemikten oluşurken, sürüngenlerin çeneleri üç kemikten oluşmaktadır. Darwinistler sürüngendeki fazla kemiklerin zamanla memelilerin kulak kemiklerine dönüştüklerini iddia eder ve bunun için de iki çene kemiği olan therapsid’i ara form olarak göstermeye çalışırlar. Ancak bu bir aldatmacadır. Söz konusu iddiada, bir dinozor türü olan therapsidler, MEMELİLERLE BENZER TEK BİR TANE BİLE ÖZELLİK TAŞIMAMAKTADIR, Ayrıca bir canlı diğer bir canlı ile benzerlikler taşıyor olsa bile bu canlıların birbirinden türediğini göstermez.
- Söz konusu iddia anatomik olarak Darwinizm’i kesin olarak çürüten ciddi mantıksızlıklar içermektedir. Öyle ki, çene kemiklerinin sözde mutasyonlar sonucunda kulak gibi kompleks bir organa göç etmeleri imkansızdır. Bu iddiaya göre söz konusu mutasyonların iki çene kemiğini, kulak kemiği olacak şekilde nasıl küçülttüğü, ideal boyut ve şekle nasıl getirdiği, etrafında nasıl kaslar oluşturduğu, orta kulakta nasıl bir denge kurulduğu, bu sırada canlının hala nasıl duymaya ve çenesini kullanmaya devam ettiği sorularının cevabı Darwinistler tarafından verilememektedir.
- En önemlisi bu iddiayı destekleyen TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL BULUNMAMAKTADIR.
- Therapsidler, Darwinistlerin canlıların oluştuğunu iddia ettikleri gibi bir kronolojik sıralamada ortaya çıkmazlar. Bu demektir ki, therapsid fosillerinde sürüngen çene kemiğinden, memeli çene kemiğine iddia edildiği şekilde kronolojik bir geçiş yoktur.
- Sürüngenler ve memeliler arasında Darwinistler tarafından suni bir soy bağı oluşturulmuştur. Bu suni soy bağı, farklı alt gruplardan türlerin hiçbir bilimsel delile dayanmadan keyfi olarak karıştırılmasıyla oluşturulmuştur.
Darwinistlerin iddiasına göre, memelilerin kökeni için belirlenmiş hayali soy şu şekilde olmalıdır: anapsidler, pelycosauridler, therapsidler, cynodontlar, erken memeliler ve modern memeliler. Bu sahte dizilimi doğrulayan ise TEK BİR TANE BİLE ARA FOSİL OLMADIĞI gibi, canlıların yaşadıkları dönemler itibariyle bu SOY AĞACI TÜMÜYLE GEÇERSİZDİR.

Bununla ilgili olarak evrimci paleontolog Robert Carroll, konuyla ilgili şu itirafı yapar:
“Pelycosaurs ve therapsidler arasındaki ara geçiş belgelenmemiştir.”[1]
“Etobur therapsidlerin iki grubu olan therocephalianlar ve cynodontlar Üst Permiyen’de Rusya’da ve Güney Afrika’da ortaya çıkar. Bu grupların kökenini ya da aralarındaki ilişkiyi belirleyemedik…”[2]
Bütün bunların yanı sıra, sürüngenlerle memeliler arasında Darwinistlerin asla açıklayamadıkları şu olağanüstü farklar vardır:
Memeliler sıcakkanlıdırlar sürüngenler soğukkanlıdır.
Memeliler yavrularını doğurur ve emzirirler  Sürüngenler yumurtlayarak çoğalırlar ve yavrularını emzirmezler.
Memelilerin vücutları tüylerle kaplıdır  Sürüngenlerin ise vücutları pullarla kaplıdır.

Bunlar ve bunun gibi daha binlercesi, en küçük aşaması bile tesadüfi mutasyonlarla oluşamayacak kadar büyük farklılıklardır. Darwinistlerin iddialarını ispatlayabilmek için bütün bu farklılıkların oluşumunu açıklamaları ve bu farklılıkların delillerini gösteren ara fosilleri göstermeleri gerekir. Fakat bu konuda bir açıklama yapamadıkları gibi, bu sahte iddiayı destekleyen tek bir tane bile ara fosil bulunmamaktadır.

[1] Carroll, Robert L. 1988. Vertebrate Paleontology and Evolution. W. H. Freeman. New York.Evrimci Carroll, 19
[2] Carroll, Robert L. 1988. Vertebrate Paleontology and Evolution. W. H. Freeman. New York.Evrimci Carroll, 377

İlkel atmosferde oksijen olmadığı aldatmacası

Celal Şengör, yaşamın oksijensiz ortamda solunum yapan anaerobik bakterilerle başladığını, oksijenin zamanla yeryüzünde var olduğunu ve bunun etkisiyle oksijen ile solunum yapan bakterilerin ortaya çıktıklarını iddia etmiştir. Bu, ilkel atmosferde oksijenin var olmadığı iddiasını desteklemek için yapılan bir açıklamadır. Fakat bu iddia doğru değildir.
Darwinistler hayatın başladığını iddia ettikleri dönemde hiç oksijen olmadığını, oksijenin sonradan oluştuğunu iddia ederler. Çünkü oksijenin varlığı, Darwinistlerin hayatın başlangıcı konusundaki tüm iddialarını tamamen ortadan kaldırır. Darwinistler, iddia ettikleri şekilde ilkel ortamda bir aminoasit oluştuğunda, oksijenin bunu hemen yakıp yok edeceğini bilmektedirler. İşte bu nedenle hayatın kökeni ile ilgili yaptıkları deneylerde hiçbir zaman oksijen kullanamazlar. Oksijensiz yapılan tüm deneyler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Nitekim ünlü Miller deneyi de oksijensiz ortamda gerçekleştirilmiş, Stanley Miller deneyin ardından şartların gerçek atmosfer şartlarına uygun olmadığını itiraf etmek zorunda kalmıştır.


Celal Şengör de uzun yıllar boyunca Darwinistler tarafından sürdürülen bu aldatmacaya destekçi olmuş ve oksijenin sonradan yeryüzünde var olduğu iddiasını savunmuştur. Ancak bu yanlıştır, çünkü: 
- Jeolojik kazılarda yaşı 3.5 milyar yıl olan taşlar bulunmuştur. Bu dönem Darwinistlerin hayatın ilk başladığını iddia ettikleri dönemdir. Bu taşların üzerinde OKSİDE OLMUŞ DEMİR VE URANYUM birikintilerine rastlanmıştır. Burada bulunan oksijen miktarı bu dönemde Darwinistlerin iddia ettiğinin çok üzerindedir. 
- Ayrıca yapılan araştırmalar aynı dönemde dünya yüzeyine Darwinistlerin tahminlerinden 10 bin kat daha fazla ultraviyole ışını ulaştığını göstermiştir. Bu yoğun ultraviyolenin, atmosferdeki su buharı ve karbondioksiti ayrıştırması ve mutlaka oksijen açığa çıkarmış olması gerekmektedir. 
- Eğer Darwinistlerin iddia ettikleri gibi ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, o zaman Dünya’yı morötesi ışınlardan koruyan ozon tabakası da olmazdı. Böyle bir durumda,çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına maruz kalacak olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır. Sonuçta ilkel dünyada oksijenin var olması da olmaması da aminoasitler için yokedici bir ortam olması anlamına gelmektedir ve Darwinistlerin hayatın başlangıcı ile ilgili tüm iddialarını ortadan kaldırmaktadır. 
Anatomi profesörü R. L. Wysong bu konuda şöyle der: 
“İlkel atmosferde oksijen olsaydı, hayat ortaya çıkmazdı. Çünkü oksitlenme nedeniyle kimyasal öncüler imha olurdu; eğer ilkel atmosferde oksijen olmasaydı, o zaman da ozon olmazdı ve kimyasal öncüleri morötesi ışınlardan koruyacak olan ozon olmayınca da hayat ortaya çıkmazdı.”[1]

İki ayaklılığa geçiş aldatmacası

Celal Şengör, hayali insansı maymunların “dört ayağı üzerinde zorlanınca ayağa kalktıklarını” iddia etmiştir. Söz konusu iddia kesin olarak geçersizdir:

- Dört ayaktan iki ayağa kalkmak BİR AVANTAJ DEĞİLDİR. Dört ayaklılık daha hızlı, kolay ve verimlidir. Maymunlar çok nadiren iki ayakları üzerinde yürürler, genellikle 1 m gibi kısa mesafelerde. Çünkü yürümek onlar için avantajlı değildir. İnsan ise ne bir şempanze gibi ağaçlar arasında daldan dala atlayarak ilerleyebilir, ne de bir çita gibi saatte 125 km hızla koşabilir. Aksine insan, iki ayağı üzerinde yürüdüğü için, yerde çok daha yavaş hareket edebilir ve bu nedenle doğadaki canlıların en savunmasızlarından biridir.
- İki ayaklılığın AŞAMA AŞAMA OLUŞMASI İMKANSIZDIR. Evrimin temelini oluşturan bu model, evrimin bir aşamasında iki ayaklılıkla dört ayaklılık arasında “karma” bir yürüyüş olmasını zorunlu kılar. Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir.Bu ikisinin arası bir yürüyüş biçimi, enerji kullanımının aşırı derecede artması nedeniyle mümkün olmamaktadır. Bu yüzden yarı-iki ayaklı bir canlı var olması mümkün değildir.
- İnsanın hayali soyağacına yerleştirilen Australopitecus ve homo habilis fosillerinden, bu canlıların maymun özellikleri gösterdikleri ve günümüz maymunları gibi eğik yürüdükleri anlaşılmıştır. Australopithecus’un pelvis kemiği üzerinde 2000 yılında yapılan son inceleme, kemiğin insanlarınkinden çok daha farklı olduğunu ve bu canlıların bir “ara” yürüyüş modeline de sahip olmadığını, tam anlamıyla GÜNÜMÜZ MAYMUNLARI GİBİ YÜRÜDÜKLERİNİ ortaya koymuştur. Homo erectus ve Neandertal fosilleri ise tam dik duran insan özellikleri gösterir. Bunun ikisi arasında ara yürüyüş şekline sahip herhangi bir ARA FORM FOSİLİ yoktur.
- Ayrıca Australopitecusların iç kulaklarında bulunan salyangoz isimli organ (dengeyi sağlayan organ) üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda Australopitecusların dört ayaklı olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır.
- İnsan ve maymunda yürümeye yardımcı ayak, el, omurga, leğen kemiği gibi organlarda büyük anatomik farklılıklar vardır:
a) Maymunların ayak parmakları daha uzundur ve yürüyüş şeklinin gerektirdiği insan ayağındaki kemer, maymunların ayaklarında yoktur.
b) Maymun elinde insan elinin çok önemli bir özelliği olan uzun ve hareketli baş parmak bulunmaz. Maymunların elleri ”Parmak boğumu yürüyücüsü” anotomisindedir. Bu anatomi, yürürken ellerinin boğumlarının da üzerine basan, yani aslında dört ayağı üzerinde yürüyen maymunların hareket şeklini tanımlar.
c) İnsanın kafası, omurganın tepesinde dengededir. Maymunun kafası ise yürüyüş şeklinin gerektirdiği şekilde omurgasının üzerinde bir açıyla yer alır.
d) İnsanların dik yürümeyi sağlayan kısa ve geniş leğen kemikleri vardır. Maymunlarınki ise uzun ve dardır.
Böyle ciddi anatomik farklılıklar varolması nedeniyle iddia edildiği gibi dört ayaklılıktan iki ayaklılığa geçiş aşamasında bir canlının hayatta kalması mümkün değildir.
- Nitekim Kenya’da bulunmuş olan 1.5 milyon yıllık ayak izi fosili bu konudaki tüm spekülasyonları ortadan kaldırmıştır. Darwinistlere göre garip hayali insansı maymunların yaşaması gereken bir dönemde ortaya çıkan bu fosilin özelliklerinden, bu kişinin 1.80 cm boylarında, olduğu ve baş parmağının günümüz insanlarında olduğu gibi diğer parmaklara paralel uzanmakta olduğu anlaşılmıştır. Bu izlerde yine GÜNÜMÜZ İNSANINA ÖZGÜ ayak kemeri bulunmakta ve bununla birlikte kısa parmaklar DİK DURUŞU KESİN OLARAK BELGELEMEKTEDİR.
- Southern California Üniversitesi Antropoloji Kürsüsü profesörü Craig Stanford, “Uzun zamandır savunulan, zayıf bir hominidin ormanın güvencesini bırakarak tehlikeli savanlara gittiği ve burada yeni fikirlerle yaşayabilmek için ayağa kalktığı fikri güzel bir hikaye, ama büyük olasılıkla tamamen hayal ürünü”. Stanford, bir evrimci olmasından ötürü iddianın “büyük olasılıkla” hayal ürünü olduğunu iddia eder. Oysa iddia baştan aşağı hayal ürünü, son derece mantıksız bir izahtır.
- Bütün bunların ötesinde bir canlının sırf bir meyveyi dalından koparabilmek için bir anda iki ayak üzerinde yürüdüğü iddiası son derece mantıksız ve komik bir iddiadır. Pek çok canlı, kediler, köpekler, bir yiyeceğe ulaşabilmek için sık sık yukarıdaki bir hedefe doğru yönelir ve iki ayakları üzerine kalkarlar. Hatta iki ayak üzerinde adım atar, mesafe alırlar. Fakat bu canlıların bedenlerinde hiçbir zaman bu özelliğin avantajlı olduğu bilinçsiz bir süreç içinde tesadüfler tarafından fark edilmemiş, tesadüfen bedenlerinde dik yürümeye yönelik dev ve imkansız anatomik değişiklikler meydana gelmemiş ve bu sebeple hiçbir kedi iki ayaklı başka bir türe dönüşmemiştir. Maymunların yiyecek bulmak veya etrafı seyretmek için ayağa kalkarak iki ayaklı oldukları hikayesi de bu mantıksız hikayeden farklı bir iddia değildir.
- Ayrıca araştırmacılar eski sözde hominid bölgelerine daha yakından baktıklarında, bu alanların aslında birer savan olmadığı, ama düşük veya yüksek yoğunlukta ormanlık araziler olduğu sonucuna varmış durumdadırlar. Dolayısıyla söz konusu hayali canlıların ormanı bırakarak savanlara geçtikleri ve orada iki ayak üstüne yükseldikleri iddiası bu yönden de çökmektedir.

Balinaların ayılardan evrimleştiği açıklamasının Darwin’e ait olmadığı iddiasının geçersizliği

Denizde yaşayan bir memeliye açıklama getiremedikleri için Darwinistler, balinanın varlığına bir senaryo uyduramazlar. Karadan bir canlının tekrar suya girdiğini iddia etmekle yetinirler. Darwin ise, balinaların karada böcek avlayan ayılardan evrimleştiğini iddia etmiştir. Fakat Celal Şengör, Darwin’in bu utanç verici iddiasını külliyen reddetmiş, Darwin’in kitabının hiçbir baskısında böyle bir iddianın yer almadığını iddia etmiştir. Oysa Darwin,Türlerin Kökeni kitabının 1856 tarihli ilk baskısında bunu açıkça yazmıştır:

“Kuzey Amerika’da siyah ayı, tıpkı balinalar gibi, ağzı açık bir şekilde suda böcek yakalayabilmek için saatlerce yüzerken görülmüştür. Bu her ne kadar çok uç bir izah olsa da, eğer sürekli olarak böcek sağlanırsa ve eğer iyi adapte olmuş rakipler ülkede henüz ortaya çıkmamışsa, ayı ırkının, doğal seleksiyon ile, yapılarında ve alışkanlıklarında fazla, daha da fazla suda yaşar hale gelerek değişime uğramalarında bir zorluk göremiyorum. Gitgide genişleyen, daha da genişleyen ağızlarıyla, TA Kİ BİR BALİNA KADAR DEV BİR YARATIK HALİNE GELİNCEYE KADAR.” (Türlerin Kökeni, 1. baskı, 6. bölüm, s. 184)
Darwin çeşitli baskılar neticesinde kitabın sonraki baskılarından bu alıntıyı çıkarmış, fakat çıkardığına pişman olmuştu. Mektuplarından birinde şöyle demişti:
“Bir ayının ağzının, değişen alışkanlıklarına uygun gelecek derecede genişlemesinde hiçbir zorluk olmadığı konusunda hala ısrar ediyorum.” (More Letters of Charles Darwin, Francis Darwin, 1903, s. 162)

Mutasyonların mucizevi şekilde evrimleştirdiği iddiasının geçersizliği

  Celal Şengör, mutasyonların mucizevi etkileri olduğunu iddia etmiş ve söz konusu demagojik iddiası ile konuk olduğu program izleyicilerini ikna edebileceğini düşünmüştür. Bu konuda, “mutasyonla Einstein da elde edilebilir” şeklinde yapmış olduğu açıklama ise, bilimsel açıdan tümüyle geçersizdir. Mutasyonların canlı organizma için yalnızca zarar verici olduğu, canlılara asla yeni bilgi eklemeyeceği, tam tersine mevcut bilgiyi yok edip bozacağı bugün artık tüm dünya tarafından bilinen bilimsel bir gerçektir. Şu anda Darwinistlerin bel bağladığı en önemli konu olan mutasyonların evrimleştirici etkisi olduğu iddiası, söz konusu gerçeğin bilimsel olarak anlaşılması ile tamamen geçersizleşmiştir. Bunun delilleri şu şekildedir:

·   Mutasyonlar; radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda, canlının genetik bilgisi olan DNA’da meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Dolayısıyla DNA’ya YALNIZCA ZARAR GETİRİRLER.
·   Mutasyonlar organizmaya %99 zararlı, %1 oranında da etkisizdir. Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler, ancak Hiroşima, Nagazaki veya Çernobil’deki insanların uğradığı türden değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hastalar…
·   Mutasyonlar gelişigüzel etkilerdir. Mutasyon sonucunda genetik bilgiyi oluşturan parçalar yerlerinden kopup sökülür, tahrip olur ya da DNA’nın farklı yerlerine taşınır. Ama mutasyonlar hiçbir şekilde DNA’ya yeni bir bilgi eklemez. Dolayısıyla mutasyonların canlıya yeni bilgi kazandırma gibi bir etkileri olamaz. Bu konuda yapılan tüm spekülasyonlar yalnızca bir aldatmacadır.
·   Yine aynı sebeple canlıların mutasyonlarla değişimlere uğrayıp, fizyolojisi tamamen farklı canlılara dönüştükleri iddiası tümüyle aldatmacadır. Mutasyonlar, tahrip edici etkileri bir yana, bir canlıda var olmayan hiçbir bilgiyi o canlıya ekleyebilme gücüne hiçbir şekilde sahip değildirler.
·   Darwinistler mutasyonların evrimleştirdiği iddiasını kanıtlayabilmek için yıllardır meyve sinekleri yetiştirir ve bunlar üzerinde yapay mutasyonlarla deneyler yaparlar. Bu canlılar yıllarca olabilecek her türlü mutasyona maruz bırakılmışlardır. Ama TEK BİR TANE BİLE FAYDALI MUTASYON GÖZLEMLENMEMİŞTİR.
 
 
Darwinist Gordon Rattray Taylor, bu konuyla ilgili olarak şu itirafta bulunur:
 
 
“Bu çok çarpıcı, ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi kanıtlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala BİR TÜRÜN, HATTA TEK BİR ENZİMİN BİLE ORTAYA ÇIKIŞINI GÖZLEMLEMİŞ DEĞİLLER.”[1]
 
 
·   Darwinistlerin faydalı mutasyon örneği olarak delil göstermeye çalıştıkları mutasyona uğramış meyve sineği, mutasyona maruz kalmasından dolayı iki yeni kanada daha sahip olmuş fakat UÇMA İŞLEVİNİ TAMAMEN YİTİRMİŞ yani sakatlanmış olan bir canlıdır. Uçma işlevini yitiren bu canlıda, yine yeni bir bilgi aktarımı gerçekleşmemiş, canlıda zaten var olan yapılar (kanatlar) aynı bilgi kullanılarak tekrar oluşmuş, fakat oluşurken canlının uçuş kaslarına hasar verip canlıyı işlevsiz bırakmıştır.
 
 
Biyolog Michael Pitman, meyve sinekleri üzerindeki deneylerin başarısızlığını şu şekilde ifade eder:
 
 
“Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyona maruz bıraktılar. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular.”[2]
 
 
·   Tıp kitaplarında “mutasyon örneği” olarak anlatılan vakalar, Mongolizm, Dawn sendromu, albinizm, cücelik, kanser…. gibi hastalıklardan ibarettir.
 
 
Ohio Üniversitesi’nden Prof. Walter L. Starkey faydalı mutasyon iddialarının geçersizliğini açık bir şekilde dile getirir:
“Saatlerce bir röntgen cihazının yanında durmak ya da bir nükleer tesis içerisinde beklemek akılcı mıdır? Veya nükleer bir tesisin havaya uçtuğu Rusya’daki Çernobil gibi bir yere seyahat etmek doğru mudur? Bizi radyasyondan koruyan ozon tabakasını aktif olarak bozmaya çalışmamız mı gerekir? Eğer bu tür radyasyonla oluşan etkiler evrimleşmenize ve yeni özellikler geliştirmenize neden olacaksa, öyleyse bu radyasyon kaynaklarıyla elinizden geldiğince çok bombardıman edilmeye çalışmanız gerekir. Belki de başınızın tam arkasında yeni bir gözünüz olabilir. Fakat eğer gerçekten akıllıysanız, sizi geliştirmekten daha çok zarar vereceği için bu tür radyasyonlardan kaçınırsınız.”[3]

Gözün indirgenemez komplekslikte bir yapı olmadığına ve gözün evrimleştiğine dair iddiaların geçersizliği

  Göz, mükemmel indirgenemez komplekslikteki yapısıyla Darwin’in de, ondan sonra gelen Darwinistlerin de açıklayamadıkları konuların en önemlilerinden biridir. Darwin, 19. yüzyılın son derece ilkel bilgisi ile “gözü düşünmek beni bu teoriden soğuttu” diyecek kadar büyük bir paniğe kapılmıştır. Günümüz Darwinistleri ise gitgide artan bu paniğin etkisiyle gözün indirgenemez bir kompleksliğinin olmadığını iddia etmekte çözümü bulmuşlardır. Celal Şengör’ün de iddiası budur. Celal Şengör, terliksi hayvanlarda bile ışığa duyarlı yapılar bulunduğunu iddia ederek, bunun ilkel göz olduğunu ve kompleks gözlerin bu sözde ilkel yapıdan evrimleştiğini iddia etmektedir. Bu geçersiz bir iddiadır çünkü:


-   Şengör’ün ve diğer Darwinistlerin iddia ettikleri şekilde ışığa duyarlı hücre, ilkel göz değildir. Darwinistler, tıpkı terliksi hayvanın oluşumunu açıklayamadıkları gibi, bu canlıdaki ışığa duyarlı yapıyı da kesin olarak açıklayamazlar.
Nitekim döneminde söz konusu yapıların kompleksliğinin tam olarak farkında olmayan Darwin bile, bu konuda şu itirafı yapmaktadır.
“Sinirlerin ışığa nasıl hassas olduğu bizleri yaşamın nasıl meydana geldiği sorusundan daha çok endişelendirmektedir.” [1]
-          En basit şekliyle dahi olsa, “görme”nin oluşabilmesi için, bir canlının bazı hücrelerinin ışığa duyarlı hale gelmesi, bu duyarlılığı elektriksel sinyallere aktaracak bir yeteneğe sahip olması, bu hücrelerden beyne gidecek olan özel sinir ağının oluşması ve beyinde de bu bilgiyi değerlendirecek bir “görme merkezi”nin meydana gelmesi gerekir.
-          Işığa duyarlı hücre, ilk veya ilkel göz değildir. Bu hücreden kompleks gözün aşama aşama evrimleştiği iddiası da aldatmacadır. Günümüzden 530 milyon yıl önce bütün canlı özelliklerinin ve kompleks canlıların ortaya çıktığı Kambriyen döneminde yaşamış olan trilobitin gözü, günümüz sinek ve yusufçuklarında bulunan mükemmel petek gözün AYNISIDIR. Bu dönemden önce yeryüzünde SADECE BAKTERİLER VARDIR. Işığa hassas bir hücre veya ondan bir geçiş söz konusu değildir.

-          İnsana ait mükemmel göz, parçalarının ayrı ayrı evrimleşmesini imkansız hale getirecek kadar kompleks bir yapıda sahiptir. Gözü oluşturan 40 ayrı parçanın, gözün işlevini gerçekleştirebilmesi için mutlaka bir arada olması şarttır.
-          Retina vücuttaki en kompleks doku olarak tanımlanmaktadır. Milyonlarca sinir hücresi retina üzerinde olağanüstü bağlantılar oluşturup minyatür beyin oluşturmaktadırlar. Gözdeki yalnızca retina tabakasının bile tesadüfen kendi kendine meydana gelmesi imkansızdır.
-          Kornea ve retina neredeyse milimetrenin binde biri çapla daireler halinde sürekli hareket ederler. Yalnızca bu göz hareketleri dursaydı, retinada ışığa duyarlı hücreler hemen sabitlenir, beyne bilgi göndermeyi durdururdu. Bu da algılanan görüntünün birkaç saniye içinde silinmesine neden olurdu.
-          Yalnızca göz sıvısının olmaması bile gözün işlevini yitirmesi için yeterlidir.
-          Görüntülerin kaliteli olmasının sebebi bu görüntülerdeki hareketlerin ve renklerin, en ince detayına kadar sürekli güncellenmesi ve “bu harekette bir kesinti” olduğu neredeyse hiç fark edilmeden, inanılmaz hızla gerçekleşmesidir.
-          Gözümüzün ve beynimizin süratli verimliliği ve kusursuzluğu, şimdiye dek icat olunmuş herhangi bir aygıt ya da cihazla kıyaslanamayacak kadar benzersizdir.
-          Gözü oluşturan 40 ayrı parça, birlikte hareket ederek bir mili saniyede 1,5 milyon elektrik sinyali mesajını yakalar, yerine teslim eder ve yorumlarlar. Buna sadece benzer bir görevi yapabilmek için süper bilgisayarlardan düzinelercesinin kusursuzca programlanarak, hiç hata yapmadan birlikte çalışmaları gerekirdi.
 
19. yüzyılın bilgisi ve teknolojisiyle bile kendisini oldukça rahatsız eden göz hakkında Darwin şu itirafları yapmıştır:
 
“Gözün odağını farklı uzaklıklara uydurması, içeri bırakılacak ışık tutarını ayarlaması, küresel ve renksel sapmayı düzeltmesi gibi eşsiz düzenlenişlerinin tümünün doğal seçme ile oluşabildiğini düşünmenin EN ILERI DERECEDE SAÇMALAMAK gibi göründüğünü açık yürekle itiraf ederim…” [2]
Gelişmiş bir göz bana soğuk bir titreme veriyor. Ama aşamalarla gelişen diğer örnekleri düşündükçe, sağduyum bana bu soğuk titremeyi yenmem gerektiğini söylüyor. [3]
Gözün meydana gelişi… Böyle bir zorlukla yüz yüze gelmemenin gerçekten de sahtekarca olduğunu düşünüyorum. [4]
Çok sayıda, birbirini izleyen ve küçük değişikliklerle oluşamayacak bileşik bir organın varlığı gösterilebilseydi, teorim kesinlikle çökerdi. [5]
 
Göz gibi indirgenemez komplekslikteki olağanüstü organ karşısında panik içinde olan Richard Dawkins de, şu itirafta bulunmuştur.
“… göz gibi komplike, GÖRÜNÜR ŞEKİLDE TASARLANMIŞ objelerin meydana gelişinde aşamalı bir evrim süreci olmalıdır. Eğer bu durumlarda da aşamalı olarak gerçekleşmezse, o zaman EVRİMİN AÇIKLAYICI GÜCÜ KALMAZ. Eğer aşamalar yoksa mucize olması muhtemeldir…” [6]
 
1 Charles Darwin, Origin of Species, 6. Baskı, 1988, New York University Press, New York, s.151
2 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, 5. baskı, Ankara, 1996, s.198
3 Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, New York:D. Appleton and Company, 1888, s.67
4 Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, Cilt.II, s.84
5 Charles Darwin, Türlerin Kökeni, Onur Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara 1996, s.202
6 Richard Dawkins, River Out of Eden, Basic Books, New York, 1995, s.83
2009-03-21 18:31:26

Evrende ve yeryüzünde bir kaos olduğu iddiasının geçersizliği

 

Celal Şengör, devasa bir uzay boşluğu içinde olağanüstü bir denge ve düzen içinde varlığını ve yaşamını sorunsuz şekilde sürdürürken, şaşırtıcı şekilde uzayda, yeryüzünde ve canlılık içinde dengenin olmadığını, bir kaosun var olduğunu iddia etmiştir. Şengör, iddia ettiği bu dengesizlik içinde gezegenlerin sabit bir dengesinin olmadığını, bütün kainatın keşmekeş içinde olduğu gibi hayret verici bir açıklama yapmıştır.
Bir jeoloji profesörü olan Şengör’ün, evrendeki ve özellikle yeryüzündeki olağanüstü dengeden habersiz olması kuşkusuz ki mümkün değildir. Bu iddia, klasik bir Darwinist iddiadır. Kitlelere evrim teorisini benimsetmek için evrende kaos olduğu demagojisi, bir Yaratıcının varlığını reddedebilmek için Darwinistlerin her daim başvurdukları bir aldatmacadır. Fakat söz konusu iddia gündeme geldiğinden, evrende Allah’ın yarattığı muazzam dengenin detaylarını burada belirtmek yerinde olacaktır.
Uzayda ve yeryüzünde, insanın gücünü hatta kimi zaman idrak sınırlarını aşan mükemmel hassaslıktaki denge kısaca şöyle özetlenebilir:
·         Güneş’in çapı, Dünya’nın çapının 103 katı kadardır. Ancak Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır.
  • Ancak Samanyolu galaksisi de uzayın geneli düşünüldüğünde çok “küçük” bir yer kaplar. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar!
·         Eğer yıldızlar biraz bile birbirlerine yakın olsalar, dünyada yaşam olması imkansız olur. Dünyada yaşam olması için uzaydaki şu andaki orandaki devasa boşluğun olması gerekiyor. Çünkü çekim kuvvetleri buna oranlı. Aynı zamanda Dünya’nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşu.
  • Eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla Güneş’e doğru çekilirler ve sonunda Güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.
  • Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu sefer de Güneş’in gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı.
  • Uzaydaki denge her gezegen için ayrı ayrı kurulmuştur. Çünkü gezegenlerin Güneş’e olan uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki, Güneş’e yapışmaktan ya da Güneş’ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan kurtulsunlar.
  • Jüpiter’in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve kuyrukluyıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu…
  • Karbon temelli organik bileşikler (örneğin proteinler) sadece belirli bir ısı aralığında var olabilirler. 120 °C’den yüksek ısılarda parçalanmaya, -20 °C’den düşük ısılarda donmaya başlarlar. Sadece ısı değil, ışık, yerçekimi, atmosfer bileşimi, manyetik güç gibi etkenlerin de karbon bazlı bir yaşama izin verebilmeleri için çok dar ve belirli bazı sınırlar içinde olmaları gerekmektedir. Dünya, işte tam bu dar ve belirli çerçevedeki sınırlara sahiptir. Eğer bu sınırların herhangi biri bozulsa, örneğin Dünya’nın yüzey ısısı 120°C’yi aşsa, artık Dünya üzerinde yaşam olamaz.
  • Yaşam sadece çok sınırlı bir ısı aralığında mümkündür… ve bu ısı aralığı Güneş’in ısısı ile mutlak sıfır arasındaki muhtemel ısıların yaklaşık % 1′lik bir bölümünü oluşturmaktadır. Dünya’nın ısısı, tam bu dar aralıktadır.
  • Dünya’nın ekseninin 23°27´lık eğimi, kutuplarla ekvator arasındaki atmosferin oluşmasında engel oluşturabilecek aşırı sıcaklığı önler. Eğer bu eğim olmasaydı, kutup bölgeleriyle ekvator arasındaki sıcaklık farkı çok daha artacak ve yaşanabilir bir atmosferin var olması imkansızlaşacaktı.
  • Dünya sadece 24 saatlik bir süre içinde kendi etrafını dolaşır ve bu sayede geceler ve gündüzler kısa sürer. Kısa sürdükleri için de gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok azdır. Bu dengenin önemi, bir günü bir yılından daha uzun süren ve bu yüzden gece-gündüz arasındaki ısı farkı 1000°C’yi bulan Merkür ile karşılaştırıldığında görülebilir.
  • Dünya’nın büyüklüğü tam olması gerektiği kadardır. Daha küçük olsa yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi Dünya’nın etrafında tutamayacaktı, daha büyük olsaydı bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti.
  • Şu anda atmosferde bulunan okijeninin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21′in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını %70 artıracaktır
 
Yeryüzündeki Dengeler:
Yerçekimi;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.
 
Güneş’e uzaklık;
-Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.
-Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.
 
Yer kabuğunun kalınlığı;
-Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen transfer edilirdi.
-Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.
 
Dünya’nın Kendi Çevresindeki Dönme Hızı;
-Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.
-Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.
 
Ay ile Dünya Arasındaki Çekim Etkisi;
-Eğer daha fazla olsaydı: Ay’ın şiddetli çekiminin, atmosfer şartları, Dünya’nın kendi eksenindeki dönüş hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine neden olurdu.
 
Dünya’nın Manyetik Alanı;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve Güneş’ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya’nın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.
 
Yeryüzünden Yansıyan Güneş Işığının, Yeryüzüne Ulaşan Güneş Işığına Oranı
-Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.
-Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden olur, Dünya önce buzdağlarının erimesiyle sular altında kalır daha sonra kavrulurdu.
 
Atmosferdeki Oksijen ve Azot Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde hızlanırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde yavaşlardı.
 
Atmosferdeki Karbondioksit ve Su Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.
 
Ozon Tabakasının Kalınlığı
-Eğer daha fazla olsaydı:Yeryüzü ısısı çok düşerdi.
-Eğer daha az olsaydı:Yeryüzü aşırı ısınır, Güneş’ten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.
 
Sismik (Deprem) Hareketleri
-Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir yıkım olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün Dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.
 
Eğer evren veya yeryüzü Celal Şengör’ün iddia ettiği şekilde bir düzensizlik, bir başıboşluk ve kaos içinde olsaydı, bu dengelerden tek bir tanesinin bile var olması kuşkusuz ki mümkün olmazdı. Bu dengelerden yalnızca birinin, hassas bir ölçümle bozulması bile, Celal Şengör’ün ayaklarını sağlam bastığı bu olağanüstü gezegenin yok olup gitmesi için yeterlidir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:
Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti. Boyunu yükseltti, ona belli bir düzen verdi. Gecesini kararttı, kuşluğunu açığa-çıkardı. Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip-oturttu; size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere. (Naziat Suresi, 27-33)
2009-03-21 14:36:33

Bakterilerin antibiyotik direncinin evrime delil olduğu iddiasının geçersizliği

 

Bakterilerin antibiyotik direnci genellikle Darwinistler tarafından sözde evrimleşmeye bir delil olarak gösterilmeye çalışılır. Oysa bakterilerin bu özelliği, canlıya herhangi bir evrimleşme sağlamadığı gibi, bir Yaratılış delili olması bakımından evrim teorisini çürütmektedir.
Bakterilerde bazı antibiyotiklere karşı direnç genleri, daha o antibiyotikler üretilmeden öncesinden beri vardır. Bu gerçek Scientific American dergisinde şu şekilde ifade edilmiştir:
“Çok sayıda bakteri, daha ticari antibiyotikler kullanılmaya başlamadan önce de direnç genlerine sahipti. Bilim adamları bu genlerin neden evrimleştiklerini ve varlıklarını sürdürdüklerini kesinlikle bilmiyorlar.” [1] 

Medical Tribune dergisi de 1986 yılında yapılan bir araştırma sonucunda 19 yüzyılda yaygın olan bakterilerin, 20. yüzyılda üretilen antibiyotiğe karşı direnç özellikleri taşıdığının saptandığını belirtilmiştir. Bu tür direnç özelliklerinin penisilinin icadından önce de birçok bakteri türünde mevcut olduğu tıp dünyasında bilinen bir gerçek olmasına rağmen bakterilerdeki direnç özelliğinin hala evrimsel bir gelişme gibi öne sürülmesi, sadece aldatma amaçlı bir iddiadır. Bakterilerin daha üretilmemiş antibiyotiklere direnç geliştirmeleri gibi olağanüstü olay, Yaratılıştaki mükemmelliğin çok önemli bir delilidir.
Bakterilerin antibiyotik direncinin evrimleşme olmadığının delilleri şöyledir:
·         Bakterilerin kendi türleri içinde sayısız çeşitleri vardır. Bunların bir kısmı, bazı ilaçlara karşı direnç sağlayacak genetik bilgiye sahiptir. Bakteriler belli bir ilacın etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız olanlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar.
·         Belli bir zaman sonra tamamen yok olan dirençsiz bakterilerin yerini, hızla çoğalan bu dirençli bakteriler doldurur. Bir süre sonra, aynı bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan bireylerden oluşmuş bir koloni haline gelir ve artık aynı antibiyotik o bakteri türüne karşı etkisiz olur.
·         Ancak bakteri yine aynı bakteri, tür yine aynı türdür. Herhangi bir evrim yaşanmamıştır. Bakteriler 3.5 milyar yıldır yeryüzünde vardırlar ve hala aynı bakteri olarak varlıklarını sürdürürler. Söz konusu iddia, Darwinistlerin en büyük aldatma yöntemlerinden biridir.

——————————————————————————–
[1] Stuart B. Levy, “The Challange of Antibiotic Resistance”, Scientific American, Mart 1998, s. 35

”Küçük bir evrimle” fotosentetik bakteri oluştu ve oksijen üretti aldatmacası

Celal Şengör, “küçük bir evrimle” fotosentez yapan bakterilerin ortaya çıkıp oksijen ürettiklerini iddia etmiştir. Bu iddia büyük bir aldatmacadır:
Bu iddiaya göre bakterilerin bir anda kloroplasta sahip olup, bir anda fotosentez yapabilmeleri gerekir. Kloroplast gibi kompleks bir molekülün ise tesadüfen “küçük bir evrimle” oluşması imkansızdır. Ayrıca fotosentez henüz insan tarafından yapay ortamda bile gerçekleştirilememiş, detayları tam anlaşılamamış son derece kompleks bir olaydır.
Evrimci Ali Demirsoy bu konuda şunu söylüyor:

“Fotosentez oldukça karmaşık bir olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin birden oluşması olanaksız, tek tek ortaya çıkması da anlamsızdır.” 1
Darwinist George P. Stavropoulos’un bu konudaki itirafı ise şöyledir:

“Fotosentez, bütün yaşamsal süreçler ve yaşamın kendisi, karmaşık veya kasıtlı olarak karmaşıklaştırılmış açıklamalara rağmen, halen termodinamik ya da bir başka kesin bilim dalı vasıtasıyla anlaşılamamıştır.” 2
1. Prof. Dr. Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara, Meteksan Yayınları, 1984, s.8
2. George P. Stavropoulos, “The Frontiers and Limits of Science”, American Scientist, cilt 65, Kasım-Aralık 1977, s.674

İnsanın atasının mağaralarda yaşadığı iddiasının geçersizliği

Celal Şengör, söz konusu programda insanın atasının mağaralarda yaşayan ilkel varlıklar olduğunu iddia etmiştir. Bu, “taş devri” aldatmacasını uzun yıllar insanlara evrim fikrini dayatabilmek için sunulan bir aldatmacadır.
Çeşitli arkeolojik kazılarda on binlerce yıl öncesinin mükemmel medeniyet özelliklerine ait tüm deliller elde edilmiş bulunmaktadır. Fakat elbette on binlerce yıldan geriye ahşap kalmaz; demir ise oksitlenir ve çürür. Geriye kalan tek şey genellikle taşlar ve kemikl
erdir. Taş ve kemik kalıntılarına bakarak Darwinistler “taş devri” adını verdikleri bir dönem içinde hayali insansı garip varlıkların ilkel bir hayat yaşadığını iddia ederler. Oysa o dönemden geriye kalabilmiş taş ve kemik kalıntılarından bile o dönemde mükemmel bir medeniyetin var olduğunun kanıtları ortaya çıkmıştır. Darwinistlerin Neandertal olarak adlandırdıkları insan ırkının yaşadığı döneme ait flüt, dikiş iğnesi ve daha pek çok bulgu bu iddiaları yalanlamaktadır. Yaklaşık 60 bin yıl öncesine ait olduğu anlaşılan flüt, tam ve yarım notaların kusursuz olarak belirlendiği modern bir flüttür. Kemikten yapılmış olan dikiş iğnesi ise son derece düzgündür ve iplik geçirilmesi için açılmış bir deliğe sahiptir. Elbette müzik zevki olan, dikiş iğnesine ihtiyaç duyacak kadar giyim kuşam kültürüne sahip olan insanlara ilkel denilmesi imkansızdır. Konu hakkında detaylı bilgi için bkz.http://www.kabatasdevri.com./

Her yıl yeni türlerin evrimleştiği iddiasının geçersizliği

Celal Şengör, her yıl 40 bin türün yok olduğunu ve bunun yerine 1000 ayrı türün evrimleştiğini iddia etmiştir. Fakat yeni türlerin evrimleştiği iddiası geçersizdir.
Yeryüzünde her yıl yeni türlerin keşfedildiği doğrudur. Bunun iki açıklaması olabilir:
  • Yeni bulunan türler, zaten halihazırda dünyada yaşamakta olan, ancak şu ana kadar keşfedilmemiş türler olabilir. Nitekim söz konusu türlerin bulunduğu bölgeler, daha önce detaylı araştırma yapılmamış bakir topraklar, uzak denizler veya deniz dipleridir. Araştırma yapıldıkça ortaya çıkan bu türlerin, zaten yıllardır varlığını sürdüren fakat keşfedilmemiş türler olması muhtemeldir.
  • İkinci ihtimal olarak da bu yeni türler o an yaratılmış varlıklar olabilir. Allah’ın yoktan yaratması, insanlardan uzakta, gözle görülmeyen yerlerde gerçekleşmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Allah bunu mucize olarak yaratmaktadır. Yoksa insanların gözlerinin önünde, örneğin hayvanat bahçelerinde böyle bir durum, Allah’ın dilemesi dışında, gerçekleşmez.
Burada belirtilmesi gereken iki önemli nokta vardır:
  • Birincisi, söz konusu türlerin evrimleştiğinin iddia edilebilmesi için, bu mükemmel türleri bulabildiğimiz gibi, yeni evrimleşmekte olan türleri de bulabilmemiz gerekir. Her yıl 1000 yeni tür çok fazla bir sayıdır, mutlaka bu sahte evrimleşmenin izlerinin de görülebilmesi gerekir. Ama buna dair tek bir delil yoktur. Bulunan canlıların tamamı tam, mükemmel, kusursuz canlılardır.
  • İkincisi, yeni tür olarak nitelendirilen canlılar genellikle bir türünvaryasyonlarıdır. Darwinistler genellikle varyasyonları “tür” olarak nitelendirip propaganda yaparlar. Oysa yeni keşfedilen canlı, 200 milyon yıldır var olan kurbağanın genlerinde zaten var olan bilgiyi taşımaktadır. Bundan farklı bir canlı değildir. Bildiğimiz kurbağalara yeni bir bilgi eklenmemiş, onlar kurbağadan farklı bir türe dönüşmemişlerdir. Bu farklılık zenci bir insan ile beyaz bir insan arasındaki farklılıktan öte bir şey değildir.
Surinam’da yeni keşfedilen mor desenli atelopus kurbağası, görünüm ve desen açısından farklı olsa da, normal kurbağa türlerinin yalnızca bir varyasyonudur. Darwinist yayınlarda iddia edildiği şekilde yeni bir tür değildir. Anatomik yapısı itibariyle yaklaşık 200 milyon yıldan beri var olan aşağıdaki kurbağadan farksızdır. 

İnsanın düşünebilme yeteneğinin diğer canlılarla aynı olduğu aldatmacası

Celal Şengör, insanın düşünebilme gücünü açıklayamadığından, bu konuda yöneltilen soruya hayvanların da yetenekleri olduğuna dair geçiştirici bir cevapla karşılık vermiştir. Karganın derin bir kap içinden yemek çıkarabilmesinin, bir maymunun düşmanlarından korunabilmek için yanında taşlar biriktirmesinin, insanın düşünme yeteneğinden farksız olduğunu iddia etmiştir. Bu elbette büyük bir aldatmacadır. 
 İnsan, kendi varlığının farkında olan, “ben varım” ve “ben neyim?” diyebilen, düşünebilen bir varlıktır. Çünkü insan ruha sahiptir. Ve aslında, bilinç ve şuur sahibi olan her insan, üstün bir ruh taşıdığının farkındadır. İnsan, eğer akledebiliyorsa, sevindiği, düşündüğü, karar verdiği, muhakeme ettiği, neşelendiği, heyecanlandığı, sevgi duyduğu, acıdığı, endişelendiği, bir elmanın tadından zevk aldığı, bir müziği dinlemekten hoşlandığı, uçaklar inşa ettiği, gökdelenler yükselttiği, laboratuvarlar kurup kendisini incelediği sürece, bunların tümünü gerçekleştirenin Allah’ın bahşettiği kendi ruhu olduğunu anlar.
Ruh sahibi insan, başıboş yaratılmamıştır. Bu dünyadaki varlığının bir amacı vardır. Allah’ın ruhunu taşımakta ve bu dünyada imtihan olmaktadır. Yaptığı ve düşündüğü her şeyden sorumlu tutulacaktır. Yaşamında, Darwinistlerin iddia ettikleri şekilde bir rastgelelik, şuursuz tesadüfi olaylar ve amaçsızlık yoktur. Her şey Allah’ın dilemesiyle yaratılmıştır ve bunların tümü tabi olduğu imtihanın bir parçasıdır. Ölüm ile sonlanacak bu yaşamında, geride bırakacağı sadece bedeni olacaktır. Ruhu ise, ruhun barınacağı gerçek hayat olan ahirette sonsuza kadar yaşayacaktır.
Hayvan ise varlığının bilincinde değildir. Şuuru kapalı olan, varlık nedenini bilmeyen, düşünemeyen bir varlıktır. Pek çok hayvan Allah’ın yarattığı çok üstün yeteneklere sahip olur. Kendi varlığının şuurunda olmayan bir hayvandaki bu yetenek, Allah’ın eşsiz sanatını görebilmek için özel olarak yaratılır. Bir karga şişenin içindeki yiyeceği çıkarmaya çalışırken, bir maymun düşmanlarından korunmak için yanında taş biriktirirken kendisini koruyabilmek ve yaşamını devam ettirebilmek için kendisine ilham edilmiş olan bir davranış biçimini kullanır. Fakat o canlı, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, ne kadar zaman geçerse geçsin, hiçbir zaman bir uçak tasarlayamayacak, bir kimya deneyi yapamayacak, bir kitap yazamayacak, kürsüye çıkıp konferans veremeyecek, kendi hücrelerini laboratuvarda mikroskop altında inceleyemeyecektir.

Yeryüzündeki ahengi düzensizlik olarak göstermeye çalışma yanılgısı

Celal Şengör, tıpkı evren, gezegenler ve dünya üzerindeki denge hakkında yaptığı demagojiye benzer şekilde, yeryüzünde canlılarda tecelli eden muhteşem düzeni, bir kaos ortamı gibi göstermeye çalışmıştır. Buna delil olarak da kendince amino asitlerin mükemmel olmadığını, döllerin yalnızca az bir kısmının hayatta kaldığını, balık yumurtaların yalnızca az bir kısmının yaşadığını delil olarak vermeye çalışmıştır. Bu izahlar, Darwinistlerin yeryüzündeki muhteşem yaratılışın farkında olmaları, fakat Darwinist demagoji yöntemleriyle bu gerçeği örtbas etmeye çalışmalarından kaynaklanmaktadır. Gerçek ise şöyledir:

-    Amino asitler, tesadüfen meydana gelmesi matematiksel olarak imkansız olan proteinlerin yapı taşlarıdır ve proteinlerle benzer bir kompleksliğesahiptirler.

  • Doğada tüm bağlantıların SADECE PEPTİD BAĞLARINDAN oluştuğu 100 amino asitlik kısa bir zincir oluşturma olasılığı kabaca 1030’da bir ihtimaldir. 
  • 100 amino asitten oluşan hayali bir peptid zincirinde tesadüfler sonucunda SADECE SOL ELLİ amino asitleri kullanma olasılığı yine kabaca 1030’da bir ihtimaldir. 
  • Birden fazla işlevsel proteinde fonksiyonel bir AMİNO ASİT DİZİLİMİNİ rastgele elde etme olasılığı 1065’te bir ihtimalden çok daha düşüktür. 
  • Eğer UYGUN BAĞLARIN ve OPTİK İZOMERLERİN sağlanması ihtimali de bu hesaplamaya dahil edilirse, oldukça küçük ve işlevsel bir proteini rastgele elde etmek için doğru amino asit sıralamasının gerçekleşme olasılığı 10125’te bir ihtimal’dir. Bu ihtimal “SIFIR”dır. 
-    Böyle bir yapı muhteşem bir düzen ve komplekslik sergiler ve değil tesadüfen meydana gelmesi yapay olarak üretilebilmesi bile İMKANSIZDIR.
-    Yeryüzünde canlılar arasında da muhteşem bir denge vardır. Allah, canlıları yaratırken, bu dengenin bir tezahürü olarak onların yaşamlarını, rızıklarını, barınacak ortamlarını da birlikte yaratmıştır.
-    Örneğin bir balık yüzlerce yumurta bırakır fakat bunların belli bir miktarı yaşamını sürdürebilir. Bu olağanüstü bir dengedir, çünkü avcılara av olan yumurtalar, bu yumurtalarla beslenen canlılar için rızıktır. Allah, onların beslenmeleri için böyle bir denge var etmiştir.
-    Zaten bu yumurtaların tümünün yaşaması ihtimali durumunda yeryüzündeki dengede bir bozulma olacağı açıktır. Deniz o balık türünden geçilmeyecek, o balığın avladığı canlılar muhtemelen tükenecek ve bunun çok fazla yan etkisi meydana gelecektir. Canlılar için belirlenmiş üreme oranı, yeryüzü için belirlenmiş en mükemmel orandır.
-    Birbirini avlayan canlılar için de bu denge söz konusudur. Bir canlı diğerini avlarken, bir başkasına av olur. Hayvan kendi varlığının bilincinde olmayan şuursuz bir canlıdır, onun yaşam şeklini Allah öyle belirlemiş, bunu yeryüzü için çok müthiş bir denge olarak var etmiştir.
-    Av ve avcı arasındaki bu ihtişamlı yaratılışın bir tezahürü de, bir canlıda, tam olarak onu avlayan canlıya etki edecek olan zehirin üretilmesidir. Böyle bir mekanizmanın tesadüfen oluşabilme ihtmali yoktur. Allah’ın yeryüzünde var ettiği denge, hayranlık uyandıracak delillere sahiptir. Bu ahenkte en küçük bir bozulma tüm canlı varlığını tehdit edecek sonuçlar getirecektir. (Örneğin bitkilerin ve mikroorganizmaların fotosentez yoluyla yıllık ürettikleri oksijen miktarı her zaman dengededir. Bu dengedeki en küçük bir bozulma tüm canlı yaşamını ortadan kaldırabilir.)

Siyaset Meydanı Programında hiç Bahsedilmeyenler

Uzun saatler tartışılan Siyaset Meydanı programında Darwinist tüm iddiaları temelinden yıkacak ve Celal Şengör’ün tüm açıklamalarını kısa süre içinde yok edecek son derece önemli bazı hususlardan bahsedilmemiştir. O ortamda izleyici olarak bulunan herkesi hemen ikna edecek ve Darwinist propagandanın sürdürülmesine mani olacak bu hususlar şunlardır:
1.    Cinler ve melekler nasıl yaratıldı?
Allah’ın canlıları evrimle yarattığı yanılgısıyla ortaya çıkanlar, meleklerin ve cinlerin yaratılışı konusu gündeme gelince suskun kalırlar. Allah cinlerin ve meleklerin yaratılışını ayetlerinde bildirir:
Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Ve Cann’ı da daha önce ‘nüfuz eden kavurucu’ ateşten yaratmıştık. (Hicr Suresi, 26-27)
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah’ındır; O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Fatır Suresi, 1)
İnsanın ve canlıların evrimle meydana geldiğini iddia edenler, nurdan yaratılmış meleklerin, ateşten yaratılmış cinlerin oluşumunu elbette ki evrimle açıklayamazlar. Allah’ın kadrini takdir edemeyen, Allah’ın tüm sebeplerden münezzeh olduğunu fark edemeyen ve Rabbimiz’in “Ol” emriyle yarattığını kabul edemeyen insanlar için meleklerin ve cinlerin varlığı, tüm sahte iddiaları ortadan kaldırır. Çünkü cinlerin ve meleklerin varlığı şu açık gerçeği ortaya çıkarır: Melekler ve cinler evrimle yaratılmadıkları gibi, insan da evrimle yaratılmamıştır.
2.    Ahiretteki yaratılma nasıl olacak?
İnsan etten kemikten oluşan bir varlıktır. Ölümüyle birlikte tüm dokuları çürür ve yok olur. Baki kalacak olan Allah’ın bahşettiği ruhudur. Ve ruhu, ahiretteki sonsuz hayatını geçirmek üzere cennete veya cehenneme sevk edilecektir. Fakat insan, ahirette yine bir beden içinde var olacaktır. Cehennem ehlinin gözleri, kulakları, derisi olacak ve aleyhine şahitlik edecektir. Allah, dünyada çürüyüp yok olmuş olan bedeni ahirette yoktan, bir anda yaratacaktır. Bazı kişilerin iddia ettiği şekilde Allah’ın yoktan yaratmak için insanın dünyada kalmış bir kemik parçasına ihtiyacı yoktur (Allah’ı tenzih ederiz). Allah, ilkin nasıl yarattıysa, ahirette de yalnızca “Ol” emri ile yoktan yaratacaktır. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
Çünkü O, ilkin var eden, (sonra dirilterek) döndürecek olandır. (Büruc Suresi, 13)
De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Ankebut Suresi, 20)
3.    Hz. Musa’nın asası nasıl yılana dönüştü? Hz. İsa’nın kuş biçimine soktuğu çamur, nasıl kuşa dönüştü?
Darwinizm’i körü körüne savunanlar, Kuran’da belirtilen Musa’nın asasının yılana dönüşmesini ve İsa’nın çamurdan yaptığı kuşun canlanmasını asla açıklayamazlar.
Yüce Allah Hz. Musa’nın asasının yılana dönüşmesini ayetlerinde şu şekilde haber verir:
Dedi ki: “O, benim asamdır; ona dayanmakta, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak düşürmekteyim, onda benim için daha başka yararlar da var.” Dedi ki: “Onu at, ey Musa.” Böylece, onu attı; (bir de ne görsün) o hemen hızla koşan (kocaman) bir yılan (oluvermiş). (Taha Suresi, 18-20)
Biz de Musa’ya: “Asanı fırlatıver” diye vahyettik. (O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını derleyip-toparlayıp yutuyor. (A’raf Suresi, 117)
Hz. Musa’nın dayanıp ağaçtan yaprak düşürdüğü asası, Allah’ın emri ile bir anda canlı, üreyen, beslenen, mükemmel, tam ve kusursuz bir yılan haline gelmiştir. Bir tahta parçası, Allah’ın dilemesiyle yalnızca birkaç saniye içinde mükemmel bir yılana dönüşmüştür. Bu delil, Kuran’da evrim teorisine delil olduğu iddiasını kesin olarak ortadan kaldırmaktadır.
Yüce Allah, Hz. İsa’nın çamurdan yaptığı kuşu, canlı kuşa dönüştürmesini ayetinde şu şekilde haber verir:
Allah şöyle diyecek: “Ey Meryemoğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğulları’na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğulları’nı senden geri püskürtmüştüm.” (Maide Suresi, 110)
Hz. İsa’nın çamurdan yaptığı kuş, Allah’ın izni ve dilemesiyle bir anda canlı, mükemmel, tam ve kusursuz kanat yapısı ile uçabilen, üreyebilen, beslenebilen kuşa dönüşmektedir. İşte bu yoktan yaratılış, Darwinistlerin asla açıklamasını yapamayacakları büyük bir mucizedir. Ve yeryüzündeki tüm canlıların yoktan yaratılışına bir delildir.
4.    Kapkaranlık beyninin içinde renkli dünya gören ve gördüklerini algılayan kim?
Darwinistler kendilerince mükemmel komplekslikteki göz hakkında demagoji yapadursunlar, Darwinistleri en büyük yenilgiye uğratan gerçeklerden biri, GÖRENİN ASLINDA GÖZ OLMADIĞIDIR.
Göze çarpan foton, gözden beyne giden ise elektrik sinyalidir. Elektrik sinyali gözden yola çıkarak beynin görme merkezi denilen mercimek büyüklüğündeki bir alana ulaşır. Ve mercimek büyüklüğündeki bu alanda bir görüntü oluşur. Burada oluşan görüntüyü de izleyen BİR GÖZ VARDIR. İŞTE ASIL MÜKEMMEL OLAN “O” GÖZDÜR. O göz, kendisine gelen elektriği görür. Hem de mükemmel bir derinlik algısıyla, capcanlı, hareketli üç boyutlu, rengarenk ve kusursuz olarak. Oysa orası kapkaranlıktır. Elektrik sinyalinin ilerlediği yer de, beynin görme merkezi de, beynin içi de zifiri karanlıktır. Ama oradaki göz, en yüksek teknolojiyle üretilmiş hiçbir televizyonun göremediği bir netlik ve mükemmellikte, billur gibi canlı bir görüntü görür. Ve bu gördüğü görüntüleri yorumlayarak hisseder, üzülür, sevinir, sever, beğenir, analiz yapar, hatırlar, sonuç çıkarır.
Dışarıdaki hareketli, renkli ve üç boyutlu dünyayı beynimizde izleyen, tüm bunları gören göz RUHUMUZDUR. Ruh, tamamen metafiziktir, maddesel hiçbir kavramla açıklanamaz. İşte bu nedenledir ki ruh, her şeyin varlığını madde ile açıklamaya çalışan materyalistler, ateistler ve Darwinistler için bir panik sebebidir. Yüce Allah’ın insana bahşettiği ruh, Darwinizm’i ve Darwinistlerin savunduğu her türlü fikir sistemini temelinden çökertip yok eder.
Darwinistler ve farkında olmadan sapkın bir din olan Darwinizm’in savunuculuğunu yapanlar şu gerçeği mutlaka bilmelidirler: Allah her türlü eksiklikten ve noksanlıktan münezzeh olan, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır (Allah’ı tenzih ederiz). Dolayısıyla, Allah’ın yaratması için de hiçbir sebebe, araca, aşamaya ihtiyaç yoktur. Dünyada herşeyin belli sebeplere, doğa kanunlarına bağlı olması kimseyi yanıltmamalıdır. Allah, tüm bu sebeplerin Yaratıcısı olarak bunlardan tamamen münezzehtir.
Allah cinleri, melekleri, yılana dönüşen Musa’nın asasını, çamurdan kuşu ve ahiretteki yoktan yaratmayı yarattığı gibi, yeryüzündeki tüm canlı varlıkları da aynı şekilde, yalnızca “OL” emri ile yaratmıştır. Bir ayette belirtildiği gibi, Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur:
Sonuç:
Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)